×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Türkiye Futbol Oynamayı Son Maçta Hatırladı

Los Angeles'taki son maçında, skor tabelası nihayet Türkiye'nin lehine bir şey söyledi. Üstelik Türkiye, kupa tarihinde ilk kez geriye düştüğü bir maçı kazanmıştı. Daha önce katıldığı turnuvalarda Belçika'yı, Japonya'yı, Güney Kore'yi, İsviçre'yi yenmiş bir millî takım vardı; şimdi ev sahiplerine karşı sürdürülen o eski geleneğe ABD de eklenmişti. Maçın daha üçüncü dakikasında yenen gol, Türkiye'nin bu turnuvadaki en belirgin zaaflarından birini tekrar görünür hâle getirdi. Auston Trusty'nin golü sadece erken bir skor dezavantajı yaratmadı, Türkiye'nin zihinsel olarak turnuvaya ne kadar kırılgan geldiğini de hatırlattı. Fakat bu kez farklı olan, Türkiye'nin oyundan tamamen düşmemesiydi. Çıktığı ilk iki maçta çektiği 62 şuttan sadece 3.6 beklenen gol değeri üreten Türkiye (şut başına 0.06 xG), ABD karşısında kaydettiği 9 şuttan 3.2 xG çıkarmıştı (şut başına 0.36 xG). Hakan Çalhanoğlu'nun kulübeye çekilmesiyle ABD karşısında orta sahanın ağırlığı Arda Güler'e kaldı. ABD ise Türkiye'ye bambaşka bir olanak sundu. Böyle bir rakip karşısında Türkiye'nin daha rahat görünmesi şaşırtıcı değildi. Türkiye bu kez çökmemeyi başardı. Ozan Kabak'la oynanan dakikalar, önceki maçlara dair "acaba" sorusunu büyüttü. Türkiye içinse durum farklıydı. Bizim elimizde bu maçtan sonra bir üst tur değil, sadece "keşke daha önce…" duygusu kaldı. Arda, kendisinin de takımın da iyi oynamadığını, haklarında yapılan eleştirilerin kabul edilmesi gerektiğini söyledi. Bu sözler yaşından beklenenden daha olgun, Türkiye'nin Dünya Kupası gerçekliğine de daha yakındı. Çünkü Türkiye'nin ihtiyacı olan şey inkâr değildi. "İyi mücadele ettik", "şanssızdık", "hak etmedik" gibi tanıdık kaçış yolları inandırıcı durmuyordu. Vincenzo Montella'nın, Hakan Çalhanoğlu'nun ya da federasyon başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu'nun açıklamalarında eksik kalan kabullenme duygusunu, takımın en genç yıldızlarından biri verdi. Türkiye, Dünya Kupası'na galibiyetle veda etti. Başka bir deyişle Türkiye, gruptan çıkamadığı bir turnuvayı, elendikten sonra oynadığı en iyi maçla bitirdi. Türkiye'nin meselesi ABD'yi yenip yenmemek değildi. Türkiye futbol oynayabildiğini gösterdi, evet.

Köşe Yazarı

Kaynak: Evrensel

26 Haziran 2026 10:39

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Köşe Yazarı

Pelé Ve Garrincha'nın Kemikleri Sızladı

Brezilya'nın Norveç karşısındaki yenilgisini, turnuva futbolunun alışıldık sürprizlerinden biri gibi anlatamayız. Norveç, Brezilya'yı yenerken maçın uzun bölümlerinde onu kendi çizgisinden uzaklaştırdı. Brezilya'nın hücum edeceğini, oyunu almak isteyeceğini, Norveç savunmasını geniş alanlarda yakalayacağını düşünenler daha ilk dakikalarda başka bir tabloyla karşılaştı. Top Norveç'in ayağında kaldı, baskıyı Norveç yaptı, oyunun yönünü Norveç belirledi. Brezilya ise kendi yarı sahasında bekleyen, fırsat kollayan, rakibin hatasından çıkış arayan bir takıma dönüştü. Carlo Ancelotti'nin Brezilya'sı turnuva boyunca daha temkinli, daha hesaplı, daha az gösterişli bir çizgideydi. Sorun, Brezilya'nın bunu yaparken oyunun geri kalanını neredeyse Norveç'e bırakmasıydı. İlk yarıda Brezilya'nın tehlikeli olduğu anlar yine bu geçişlerden doğdu. Ama o an, Brezilya'nın bütün maçtaki halini de özetledi. Büyük fırsat geldi, Brezilya onu değerlendiremedi; hemen ardından oyunun kontrolü yeniden Norveç'e geçti. Fotoğraf: AA Norveç'in yaptığı iş, romantik bir başkaldırıdan ibaret değildi. Martin Odegaard oyuna akıl verdi, Sander Berge ve Patrick Berg orta sahada Brezilya'nın nefes alacağı bölgeleri daralttı, Alexander Sörloth fizik gücüyle savunmayı yıprattı, Antonio Nusa ve ardından Andreas Schjelderup ile Oscar Bobb oyuna hız ve yaratıcılık ekledi. Norveç artık sadece Erling Haaland'ın bitiriciliğine bakan bir takım değil. Norveç, Brezilya'ya karşı sahaya "Önce ayakta kalalım" düşüncesiyle çıkmadı. Alisson Becker'in ilk paslarında öne çıktı, Brezilya savunmasını karar vermeye zorladı, topu geri kazandığında da telaşa kapılmadı. Brezilya da bu kısalan sürenin altında ezildi. Neymar'ın varlığı, Brezilya'nın ne kadar değiştiğini de hatırlattı. Brezilya açısından ise sorun daha ağır. Brezilya'yı yenmek ne olursa olsun büyük bir olaydır; Brezilya'ya karşı oyunu almaksa çok daha büyüktür. Solbakken'in takımı bunu yaptı. Brezilya için ise bu maç, ertelenen soruları yeniden masaya getirdi. Top ayağına geldiğinde rakibi korkutan, beklenmedik bir hareketle oyunun yönünü değiştiren, izleyenlere "Şimdi bir şey olacak" hissi veren Brezilya'dan geriye hiçbir şey kalmamıştı. Brezilya'yı yenmekle kalmadılar.

06 Temmuz 2026 14:23

Köşe Yazarı

Paraguay Gerillaları Dünya Kupası'ndan Vuruşarak Çekildi

Fransa maçının son düdüğü çaldığında Paraguaylı oyuncuların yüzünde yenilginin alışıldık boşluğu yoktu. Paraguay, Dünya Kupası'na kötü başlamış, yol boyunca tökezlemiş, tartışılmış, küçümsenmiş, sonra da turnuvanın en ağır favorilerinden Almanya'yı devirmişti. Paraguay'ın Fransa'ya karşı yaptığı şey, topu alıp oyunu süslemek, pas trafiğiyle rakibi yormak, hücumda seyir zevki yaratmak değildi. Fransa topa sahipti ama topun nereye gideceği, hangi hızda döneceği, hangi temasla kesileceği üzerinde Paraguay'ın sert bir iradesi vardı. Paraguay'ın Fransa karşısındaki futbolu, eleştiriye kapalı değildi. İlk yarıda bunu başardı. Orlando Gill'in kaleyi bulan şut çıkarmadan soyunma odasına gitmesi, Fransa'nın kötü gününden ziyade Paraguay'ın yerleşim başarısını anlatıyordu. Paraguay'ın oyunu güzel görünmüyordu; ama bir fikri, tutarlılığı ve sınırı vardı. Fransa, akan oyunda istediğini bulamayınca bireysel beceriye ve ceza sahasında yaratılacak küçük bir temasa muhtaç hâle geldi. Çünkü Paraguay'ın planı, beraberliği yaşatarak büyüyen bir plandı. Fakat Paraguay'ın bu Dünya Kupası'nda yaşadığı şey, Alfaro'nun kelimeleriyle takımın sahadaki inadının aynı yerde buluştuğu anlarda anlam kazandı. Alfaro, Paraguay'a hazır bir başarı devralarak gelmedi. Elemelerde zorlanan, uzun yıllardır Dünya Kupası'nın dışında kalan, ülke içinde öz güveni kırılmış bir takımı aldı. Paraguay, 2010'da İspanya'yı çeyrek finalde son ana kadar zorladıktan sonra büyük turnuva sahnesinden çekilmişti. Bu takım, yıldızların çevresine kurulmuş bir takım değildi. Gill'in kaleciliği, Fransa maçında da Paraguay'ın dayanak noktasıydı. Paraguay'ın kıymeti de burada. Paraguay'ın turnuvadaki kırılma noktası Almanya maçıydı. İlk yetmiş dakika boyunca bunu başardı. Paraguay ise savunma çizgisini geri çektiği hâlde teslim olmadı. Yine de Fransa maçı, Paraguay'ın turnuvadaki sınırlarını da saklamadı. Bu yüzden Fransa yenilgisi haksız bir son değildi. Ama Paraguay'ın turnuvasını küçülten bir son da olmadı. Paraguay'ın 2026 Dünya Kupası'ndaki yürüyüşü, futbolun parlaklıkla değer arasında kurduğu ilişkiyi yeniden düşündürüyor. Bu yüzden Fransa'ya elenmek, Paraguay'ın hikâyesini kapatmadı; onu daha tamamlanmış hâle getirdi. Türkiye maçında eksildiler, Avustralya karşısında hesap yaptılar, Almanya karşısında kendilerini aştılar, Fransa karşısında ise dünya futbolunun en güçlü hücumcularını uzun süre dar bir koridora hapsettiler.

05 Temmuz 2026 13:03

Köşe Yazarı

Yeşil Burun Adaları Bir İhtimaldi Ve Çok Güzeldi

Arjantin, Yeşil Burun Adaları karşısına bir eleme maçını fazla yıpranmadan geçme niyetiyle çıkmış gibiydi. Çünkü Yeşil Burun Adaları, geriye düştükten sonra Arjantin'in beklediği role yerleşmedi. Top Arjantin'de kaldı, ama bu sahiplik Yeşil Burun Adaları'nı çaresiz bırakmadı. Messi'nin 120 dakika sahada kalması, Arjantin'in maçı kazanmak için ne kadar zorlandığını anlatıyor. Bu yüzden maç, Messi'nin bireysel üstünlüğü ile Yeşil Burun Adaları'nın kolektif direnci arasında gidip geldi. Messi'nin serbest vuruşlarında, ceza sahasına inen toplarda, Arjantin'in baskıyı artırdığı bölümlerde Yeşil Burun Adaları'na maçın içinde kalacak süreyi veren kişi oydu. Maçın başında Lautaro Martínez'e attığı çalımlar, onun yalnızca refleksleriyle değil, siniriyle de hazır olduğunu gösterdi. Messi sonunda onu mağlup etti, Arjantin de turu geçti. Ama Vozinha, maçın Arjantin lehine düz bir çizgide akmasına izin vermedi. Yeşil Burun Adaları'nın beraberlik golleri de o genişleyen zamanın içinden çıktı. Arjantin bir kez daha öne geçmişti. Fakat Yeşil Burun Adaları, maç boyunca yaptığı gibi o anda da beklenen davranışı göstermedi. Karşıda Arjantin vardı. Stadyumun büyük bölümü Arjantin'in turunu kutlamaya hazırlanıyordu. Büyük tribünlerdeki Arjantin kalabalığı bir anda sustu. Yeşil Burun Adaları taraftarlarının bulunduğu küçük alanlarda ise inanmakta zorlanan, ne yapacağını bilemeyen, kendini sahaya doğru atan bir sevinç vardı. Arjantin, 111. dakikada yine bir kornerden öne geçmesiyse futbolun sert tarafını hatırlattı. Cristian Romero'nun hava topu ve Diney Borges'e çarpan top, Arjantin'e aradığı çıkışı verdi. Yeşil Burun Adaları'nın bu turnuvadaki varlığı, futbolun ulusal takım fikrinin nasıl değiştiğini gösteriyor. Yeşil Burun Adaları, Miami'de bu çeşitliliği dağınıklık olarak değil, hareket alanı olarak kullandı. Bu yapı zaman zaman hata yaptı, Arjantin'in duran top kalitesine direnemedi, savunmada boşluk verdi. Arjantin-Yeşil Burun Adaları maçında etkileyici olan, bütün bu soğuk çerçevenin içinde oyunun hâlâ sıcak kalabilmesiydi. Bu açıdan Miami'deki maç, turnuvanın mekanikleşen tarafına karşı da iyi geldi. Arjantin rahatlayamadı, Yeşil Burun Adaları kabullenmedi, tribünler her yeni atakta başka bir hale geçti. Son 16 turunda Mısır karşısında karşılarına yine fiziksel olarak diri, savunmada sabırlı, geçişlerde tehlikeli bir takım çıkacak. Messi'nin 120 dakika sahada kalmış olması, Miami'nin nemi ve maçın sinir yükü de düşünülünce Scaloni için ciddi bir hesap başlatıyor. Arjantin kazanmayı biliyor, ama Yeşil Burun Adaları karşısında oyunu istediği yerde tutamadı. Stoperlerden gelen goller, duran top tehdidi, Messi'nin tek hamlede kilit açabilmesi ve Dibu Martínez'in son bölümdeki müdahaleleri, şampiyon takım refleksinin sürdüğünü gösterdi. Scaloni'nin ekibi Miami'de bunu yaptı. Yeşil Burun Adaları içinse bu maç, sonuçtan bağımsız biçimde turnuvanın en güçlü performanslarından biri olarak kalacak. Miami'de Arjantin turu aldı, Yeşil Burun Adaları ise kendi sınırını yeniden tarif etti. Oyuncular sahadan çıkarken bunu biliyordu. Yeşil Burun Adaları, bu maçtan başı öne eğik ayrılmadı. Arjantin'i 120 dakika boyunca rahat bırakmayan, Dünya Kupası'nın en sert favorilerinden birine son ana kadar cevap veren bir takım olarak ayrıldı.

04 Temmuz 2026 14:26

Köşe Yazarı

İspanya'nın Oyunu Yeniden Yerini Buldu

Avusturya karşısındaki İspanya'yı izlerken ilk göze çarpan şey, takımın bir anda bambaşka bir kimliğe bürünmesi değildi. Dünya Kupası'nın ilk maçlarında İspanya hâlâ topa sahip olan, oyunu rakip yarı alana taşıyan, rakibin düzenini zorlayan bir takımdı. Avusturya maçı bu yüzden ayrı bir anlam taşıdı. Pedro Porro'nun sağ bekte başlaması, Dani Olmo'nun merkezdeki rolü, Alex Baena'nın sol çizgide kullanılması; bunların her biri ayrı ayrı hamlelerdi. İspanya'nın oyunu, Avusturya'nın sıkı orta alanına karşı yeniden nefes aldı. Lamine Yamal bu takımın en görünür oyuncusu olabilir, ama Avusturya maçında asıl mesele onun her topu alıp tek başına çözüm üretmesi değildi. İspanya'nın grup aşamasındaki sıkıntılarından biri de zaman zaman tam olarak buydu: Yamal'a bakmak, onun bir şey yapmasını beklemek ve hücumu onun kararına fazla bağımlı hale getirmek. Bu, İspanya'ya görünmeyen bir avantaj sağlıyor. Avusturya maçında Alex Baena ve Marc Cucurella'nın bu kadar etkili görünmesinde Yamal'ın yarattığı çekim alanının payı vardı. İspanya açısından sevindirici olan şu: Takım artık Yamal'ın her doğru kararına muhtaç görünmüyor. Ralf Rangnick'in Avusturya'sı, kağıt üzerinde İspanya için rahatsız edici bir rakipti. İspanya'nın kısa süreli tutukluğu buradan kaynaklandı. Bu tür maçlarda sabır çoğu zaman yanlış anlaşılır. İspanya bunu Avusturya karşısında çok iyi yaptı. Rodri'nin oyunu bir kanattan diğerine taşıması, Pedri'nin daha yüksek pozisyonlar bulması, Olmo'nun dar alandaki dokunuşları Avusturya'nın düzenini esnetti. İspanya'nın sağa fazla yaslanma ihtimali böylece azaldı. Baena'nın katkısı, İspanya'nın hücum haritasını genişletti. 29 yaşındaki golcü, büyük santrfor kalıplarına birebir uymuyor olabilir. İspanya'nın Avusturya karşısındaki hücum oyunu konuşulurken savunmanın payı geri planda kalabilir. Pau Cubarsí ve Aymeric Laporte, Avusturya'nın hızlı çıkış denemelerini büyümeden kesti. Avusturya maçında İspanya'nın kalesinde yine gol görmemesi bu yüzden değerli. İspanya'nın Avusturya karşısındaki galibiyeti, Portekiz maçı öncesi büyük bir öz güven sağlayacaktır. Portekiz daha fazla bireysel kaliteye, daha çeşitli hücum tehditlerine ve İspanya'nın boş bıraktığı alanları cezalandırabilecek oyunculara sahip. Fakat İspanya'nın elinde artık daha kuvvetli bir referans var. Yamal'ın sağ kanatta yarattığı ağırlık, Baena-Cucurella hattının sol taraftaki üretimi, Olmo ve Pedri'nin merkezdeki ince işçiliği, Oyarzabal'ın ceza sahasındaki soğukkanlılığı ve savunmanın güven veren yapısı; De la Fuente'ye gerçek bir oyun bütünlüğü sunuyor. Bu yüzden Avusturya galibiyeti, İspanya için bir toparlanma görüntüsünden fazlasını taşıyor.

04 Temmuz 2026 00:13

Köşe Yazarı

Harry Kane, İngiltere'yi Kırk Yıl Sonra Azteca'ya Götürüyor

İngiltere için Demokratik Kongo maçı, kağıt üzerinde erken çözülmesi beklenen bir karşılaşmaydı. Hele bir de favori takım ilk dakikalarda golü yiyorsa, maçın bütün seyri değişir. Kongo'nun yedinci dakikada bulduğu gol, İngiltere'ye karşı kurulabilecek en etkili senaryonun başlangıcıydı. İngiltere'nin maç boyunca yaşadığı sıkışmanın temeli de burada atıldı. Brian Cipenga'nın vuruşu, İngiltere savunmasının kısa süreli dağınıklığını cezalandırdı. Thomas Tuchel'in İngiltere'si bu turnuvada en çok kapalı savunmaları açmakta zorlanıyor. Demokratik Kongo, İngiltere'ye istediği koşu kanallarını vermedi. Stoperleri Kane'e yakın oynadı, orta sahaları ceza sahası önünü kolay bırakmadı, kanatları geri dönüşleriyle İngiltere'nin çizgiden hız kazanmasını engellemeye çalıştı. İngiltere topa sahip oldu ama çoğu zaman bu sahiplik rakibi yıpratacak bir ritme dönüşmedi. Elbette maçın büyük bölümünde geride beklediler, fiziksel mücadeleye girdiler, İngiltere'nin ceza sahasına kolay yerleşmesini önlediler. Zaman zaman pas hatalarıyla İngiltere'ye geçiş fırsatı verdiler, ama yine de kendi kalelerinin önüne çakılı kalan bir takım görüntüsüne düşmediler. Kane'in beraberlik golü tam olarak böyle doğdu. İngiltere'nin yaptığı değişiklikler sahaya yeni bir hareket getirdi; Rice'ın sağa kayması, Eze'nin içeri girişi, Gordon'ın topu yeniden merkeze çevirmesi Kane'i ilk kez yeterince temiz bir pozisyona soktu. Kane bunu yaptı. Sonuç olarak İngiltere maçı kazandı, son 16 turuna kaldı, kaptanı yine sahne aldı. Çünkü İngiltere'nin yaşadığı sorun, tek bir maçın kötü başlamasından ibaret görünmüyor. Tuchel'in "En iyi futbolumuzu güçlü rakiplere karşı oynarız" yaklaşımı, turnuva gerçekliği açısından riskli bir düşünce. İngiltere bu sınavı şimdilik Kane'in bireysel kalitesiyle geçti. Enerjisi, ceza sahasına girişi ve fiziksel gücü İngiltere için büyük avantaj. Yine de gerilim yükseldiğinde oyunu sakinleştiren oyuncu olmakta zorlanıyor. Kongo karşısında erken gördüğü sarı kart, hücumdaki tercih hataları ve zaman zaman fazla doğrudan oynaması İngiltere'nin ritim bulmasını geciktirdi. İngiltere'nin kulübeden aldığı katkı, Kane'in bitiriciliğiyle birleşince maçı çevirdi. Yetmiş dakikaya yakın süre boyunca İngiltere'yi geride tuttular, onları telaşlandırdılar, stadyumdaki beklentiyi tersine çevirdiler. Yine de Demokratik Kongo'nun bu performansı, turnuva futbolunun en değerli taraflarından birini gösterdi. Demokratik Kongo bunu uzun süre başardı. İngiltere ise maçın sonunda ayakta kalan taraftı. Son 16 turuna giden bir takım için galibiyet elbette değerlidir; fakat İngiltere'nin bu maçtan alacağı ders, sonuca sevinip devam etmekten daha geniş olmalı. Fakat Dünya Kupası'nda her uçurumun yanında Harry Kane kadar soğukkanlı bir cevap bulmak mümkün olmayabilir. Şimdi İngiltere'nin yolu tam kırk yıl sonra yeniden Azteca'ya çıkıyor.

03 Temmuz 2026 00:12

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Köşe Yazarı

Mbappé, Démbelé Ve Olise: Fransa'yı Zincirlerinden Kurtaran Üçlü

Didier Deschamps'ın Fransa'sı denince akla önce güvenlik gelirdi. 2018'de şampiyonluğa giden takımın ana fikri buydu. Rakipler ne kadar topa sahip olursa olsun, Fransa'nın maç içinde düşmediği bir yer vardı. Fransa güzellik aramıyordu; verim arıyordu. Özellikle Euro 2024'teki kısır görüntü, bu takımın yetenek bolluğuna rağmen kendi ayağına zincir bağladığı hissini güçlendirmişti. Bu yüzden 2026'daki Fransa'ya bakarken asıl mesele formasyon ya da dizilişten ibaret değil. Kylian Mbappé, Ousmane Dembélé ve Michael Olise aynı anda sahadayken, onun oyunu fazla sıkı tutması neredeyse kadronun doğasına aykırı hâle geliyor. Mbappé hâlâ takımın en büyük ismi. Önceki yıllarda Fransa'nın hücum hikâyesi çoğu kez Mbappé'nin yapabilecekleri üzerinden kurulurdu. Bugün ise Mbappé, yükü tek başına taşımayan bir kaptan gibi duruyor. Dembélé'nin bu Fransa içindeki yeri ayrıca önemli. Onun varlığı, Mbappé için de alan açıyor. Bu nedenle "Deschamps döneminin en iyi Fransa'sı hangisi?" sorusunu cevaplamak artık daha zor. 2018 takımı kupayı kazandı, o yüzden tarihsel üstünlüğü elinde tutuyor. 2022 takımı final oynadı, sakatlıklarla boğuşmasına rağmen turnuvanın sonuna kadar gitti. Fakat 2026 Fransa'sı, potansiyel bakımından bu iki takımın da ötesine geçebilecek bir zenginlik taşıyor. Bu genişlik, Fransa'ya maç içinde farklı yollar açıyor. Deschamps'ın hâlâ "denge" kelimesine tutunması bu yüzden anlaşılır. Fransa'nın en büyük gücü, bir anda en büyük riskine dönüşebilir. Fransa'nın bugünkü hali, Deschamps'ın kariyerindeki son büyük bahis gibi duruyor. Bu çağrıya tamamen kulak verirse Fransa turnuvanın en büyüleyici takımı olabilir. Bu takımın 2018 Fransa'sından farkı, oyunu kazanma biçiminde saklı. Kadronun yaş profili, oyuncuların kulüp düzeyindeki gelişimi, Mbappé'nin kaptan olarak olgunlaşması ve Olise gibi bir aklın takıma eklenmesi Fransa'yı başka bir seviyeye taşıdı. Yine de Fransa'nın önünde tamamlanmamış bir yol var. Fransa'nın elinde o anları çözebilecek çok sayıda oyuncu var. Eğer Deschamps eski tedbiriyle yeni hücum gücü arasında doğru ayarı bulursa, 2026 Fransa'sı onun döneminin en güçlü takımı olarak anılabilir.

02 Temmuz 2026 10:50

Köşe Yazarı

Almanya Kendi Gölgesine Yenildi

Almanya'nın Paraguay'a elenmesi, ilk bakışta penaltıların soğuk adaletine teslim olmuş bir maç gibi anlatılabilir. Fakat Boston'daki yenilgiyi bu kadar dar bir yere sıkıştırmak en başta Paraguay'a haksızlık olur. Zira bu yenilgi, Almanya'nın bir anlık şanssızlığına değil, uzun süredir üstünü kapatmaya çalıştığı futbol sorunlarına işaret ediyor. Paraguay karşısında Almanya çok topa sahip oldu, çok pas yaptı, oyunu rakip yarı sahaya yığdı. Almanya'nın sahip olduğu şey çoğu zaman topun kendisiydi; yön, hız, ritim ve kararlılık ise Paraguay'ın elinde kaldı. Gustavo Alfaro'nun takımı geriye yaslandı, alanları daralttı, rakibinin sabırsızlığını bekledi. Oysa Paraguay karşısında gördüğümüz Almanya, üstünlüğünü rakibine hissettirmekte zorlanan bir takımdı. Almanya'nın bugünkü sıkışmasını anlamak için 2014'e dönmek kaçınılmaz. Büyük başarılar çoğu ülke için ilham kaynağı olur; Almanya için zamanla bir ölçüm cetveline dönüştü. Her yeni turnuvada kadro, hoca, oyun ve sonuç 2014'e göre tartıldı. Almanya 2018'de de grup aşamasında elendi, 2022'de yine erken veda etti, 2024 Avrupa Şampiyonası'nda kendi evinde daha umutlu bir görüntü verdi belki, ama kesin bir yeniden kuruluş hissi oluşturamadı. Almanya'nın Paraguay karşısında en çok eksikliğini duyduğu şey de buydu. Buna rağmen Almanya'nın sahadaki resmi çoğu zaman eksik bir cümle gibi duruyor. Almanya geniş alanda koşamadı; çünkü Paraguay alan vermedi. Jürgen Klopp'un adı Almanya'nın üzerinde dolaştıkça Nagelsmann'ın işi daha da zorlaşıyor. Dortmund yıllarında Almanya'ya yeni bir futbol heyecanı vermişti. Bugünkü Almanya'da eksik görünen şey tam da bu bütünlük. 2014 kuşağının televizyonda, gazetelerde, sosyal medyada sürekli konuşması da benzer bir etki yaratıyor. Elbette Paraguay'ın galibiyetini Almanya'nın çöküşünün yan ürünü gibi görmek de onlara büyük haksızlık olur. Julio Enciso'nun golü Almanya için bir uyarıydı. Paraguay, Almanya'nın oyuna hükmettiği sanılan dakikalarda bile tehdit çıkarabileceğini gösterdi. Almanya içinse tehlikeli bir ayna. Çünkü Paraguay, Almanya'ya şunu gösterdi: Büyük kadro, büyük ülke, büyük geçmiş ve büyük beklenti sahada kendi başına maç kazanmıyor. Almanya'nın önünde iki yol var. Bu sorunun cevabı 2014'te yok. Almanya için acı olan, Paraguay'a elenmekten çok, bu elenişin şaşırtıcı görünmesine rağmen açıklanabilir olması. Almanya'nın yeniden güçlü bir takım olabilmesi için önce kendine karşı dürüst olması gerekiyor. Almanya'nın önündeki mesele de artık bu: Kendi gölgesinden çıkıp çıkamayacağı.

01 Temmuz 2026 00:36

Köşe Yazarı

Afrika'nın Yükselişi Ve Genişleyen Dünya Kupası

Dünya Kupası'nın büyümesi uzun süredir futbolun kendi içinde taşıdığı en huzursuz tartışmalardan biri. Diğer taraf ise futbolun artık dar bir Avrupa-Güney Amerika sofrası olarak kalamayacağını, bu oyunun dünyanın her yerinde oynandığını, Dünya Kupası'nın da bunu göstermesi gerektiğini savunuyor. 2026 Dünya Kupası bu tartışmaya teorik bir cevap vermedi; sahaya çıkan küçük ülkeler, cevabı kendi bedenleriyle verdi. Fakat mesele bundan ibaret kalmıyor. Çünkü kıtanın turnuvadaki varlığı, uzun yıllar boyunca iki uç arasında sıkıştı: ya romantik bir "sürpriz" hikâyesi olarak anlatıldı ya da taktik disiplin eksikliğiyle suçlandı. Burada insanı asıl etkileyen şey, küçük bir ülkenin "kendini göstermesi"nden çok, bunu yaparken sahada ezilmemesi. 1974'te Zaire adıyla Dünya Kupası'na katılan takımın hafızası, futbol folklorunda çoğu kez hüzünlü ve alaycı bir yerden hatırlanır. 48 takımlı format açıklandığında en güçlü itiraz, turnuvanın kalitesinin düşeceği yönündeydi. Dünya Kupası'nın cazibesi, her maçın büyük bir gerilim taşıdığı fikrinden beslenir. Almanya'nın Curaçao karşısında aldığı 7-1'lik farklı galibiyet de bu kaygının erken kanıtı gibi görüldü. Bu Dünya Kupası'nın gösterdiği nokta şuydu: Alt sıralardan gelen ülkeler artık eskisi kadar hazırlıksız değil. Bu da genişleme tartışmasını başka bir zemine taşıyor: Artık soru, "Bu ülkeler burada ne arıyor?" olmamalı. Daha doğru soru, "Bu ülkeler turnuvaya girdikçe futbol nasıl değişiyor?" olmalı. 64 takımlı Dünya Kupası fikri ise bu başarıların hemen ardından gündeme gelince insan doğal olarak ikiye bölünüyor. Dünya Kupası'nın büyüsü biraz da kimsenin beklemediği ülkelerin büyük sahneye çıkmasından gelir. Bu yüzden 64 takım fikrini sadece romantik bir eşitlik hamlesi gibi görmek fazla safça olur. Bu, klasik anlamda "yerli üretim" fikrini karmaşıklaştırıyor ama millî takım futbolunun bugünkü gerçeği de burada yatıyor. CONMEBOL'ün 2030 için 64 takımlı Dünya Kupası fikrini öne çıkarması, Güney Amerika'nın kendi tarihsel ağırlığını koruma çabasıyla da bağlantılı. İlk Dünya Kupası'nın yüzüncü yılı, Uruguay'ın hafızası, Arjantin ve Paraguay'ın ev sahipliği rolü; bütün bunlar sembolik olarak güçlü başlıklar. 64 takım fikrinin en büyük riski, Dünya Kupası'nı fazla uzun ve dağınık bir organizasyona dönüştürmesi. Dünya Kupası'nın gücü, dünyanın aynı maça bakabildiği anlarda saklıdır. Yine de Afrika'nın bu turnuvadaki çıkışını 64 takım tartışmasına indirgemek haksızlık olur. Yeşil Burun Adaları'nın son 32 turunda Arjantin karşısına çıkması, Kongo'nun İngiltere ile eşleşmesi, Fas'ın son yıllarda kurduğu iddia, Senegal'in sürekliliği, Gana ve Cezayir'in yeniden görünür olması aynı çizginin parçaları. Yeşil Burun Adaları'nın sevinci, Kongo'nun tarihsel dönüşü ve Afrika'nın genel yükselişi, turnuvanın büyüklüğünü takım sayısından önce bu çatlaklarda aramamız gerektiğini hatırlatıyor.

30 Haziran 2026 10:51

Köşe Yazarı

Bielsa'nın Son Kavgası Hüzünlü Bitti

Uruguay'ın Dünya Kupası'ndan erken elenişi, skor tablosuna bakılarak anlatılacak türden bir eleniş değil. Sanki oyuncularla Bielsa arasındaki bağ kopmuş, takımın bütün hareketlerine sinir, yorgunluk ve güvensizlik sinmiş gibiydi. Marcelo Bielsa'nın çalıştırdığı bir takımın kötü oynaması elbette mümkün. Bu Uruguay'da ise başka bir şey vardı. Ne bütünüyle Bielsa'nın takımıydı ne de ona itiraz eden oyuncuların istediği gibi daha temkinli bir takıma dönüşebildi. Bielsa'nın kişiliği de buna çok elverişli. Yenildiğinde onun bu özellikleri "ilkeli" görünmekten çıkar, "inatçılık" diye okunur. O hep futbolu bir karakter meselesi gibi ele aldı. Bielsa'nın cevabı ise kendi geçmişiyle uyumluydu. Bir antrenör, bütün kariyerini bir düşünceye sadakat üzerine kurmuşsa, yetmiş yaşında bir Dünya Kupası kampında o düşüncenin sınırlarına çarptığında geri adım atması kolay değildir. Bielsa kendisini anlatmaya çalışan, buna ihtiyaç duyan bir antrenör. Uruguaylı oyuncuların maç toplantısı henüz bitmeden toplantının yapıldığı salondan çıkması, aslında Uruguay'ın turnuva sonunu maç oynanmadan önce haber veren bir işaretti. Fernando Muslera, elbette ki Uruguay futbolunun yakın döneminde saygıyı fazlasıyla hak eden bir isim. Öyle ki, Muslera'nın yediği gollerdeki görüntüler, Uruguay için bu Dünya Kupası'nı özetleyen sahneler hâline geldi. O yüzden, Sergio Rochet'nin daha yakın dönemde verdiği güven ortadayken, Muslera'ya dönüş kararının ağırlığı Bielsa'nın üzerinde kalacak. Bielsa'nın hataları, Uruguay'ın daha derin meselesini gizlememeli. Luis Suárez, Edinson Cavani, Diego Forlán, Diego Godín gibi isimlerle kurulan şaşaalı dönem, Uruguay'a doğal bir rekabet duygusu veriyordu. Federico Valverde, Rodrigo Bentancur, Manuel Ugarte gibi oyuncular merkezde güçlü bir omurga sunuyor; yine de takımın hücumda eski keskinliğe sahip olmadığı açık. Bielsa'nın kariyerine sadece bu Dünya Kupası'ndan bakmak elbette haksızlık olur. Bielsa'nın futbolu hâlâ ilham verici olabilir; ama ilham, sonuç üretmenin garantisi değildir. Bu noktada Bielsa'nın kişisel trajedisiyle Uruguay'ın ihtiyacı birbirinden ayrılıyor. O müdahale, takımın içinde biriken gerilimin sahaya taşmış hâli gibiydi. Rakibe değil, hakeme değil, hatta doğrudan Bielsa'ya bile değil; kendi çıkışsızlığına hiddetlenen bir takım görüntüsü. Bielsa muhtemelen futbolun içinde kalacak. Çünkü Bielsa'nın kariyerinde Dünya Kupası hep eksik kalmış bir yerdi. Arjantin'le 2002'de yaşadığı büyük hayâl kırıklığı, Şili'yle 2010'da gelen saygın ama kısa yürüyüş, şimdi Uruguay'la biten gergin macera… Uruguay açısından da mesele yeni bir antrenör seçmekten ibaret olmayacak. Bu turnuvadan geriye Bielsa'nın öfkesi, oyuncuların itirazları, Muslera'nın çaresiz bakışları ve Canobbio'nun kontrolsüz müdahalesi kalacak. Bielsa'nın Uruguay'ı böyle bitti: büyük bir hocanın son büyük turnuvası gibi, küçük hataların büyüttüğü bir kriz gibi, yaşlanan bir kalecinin acı veren dönüşü gibi, değişen bir ülke futbolunun sancısı gibi. Hepsi aynı hikayenin içinde yer aldı. Bielsa sorumluluğu taşıyacak.

28 Haziran 2026 13:05

Köşe Yazarı

Dünya Kupası'nın Beklenmedik Kahramanları

İran kalecisi Alireza Beiranvand'ın Belçika karşısındaki maçı da bu yüzden istatistikle anlatıldığında eksik kalıyor. Yedi kurtarış etkileyici bir sayı elbette. Top havalandığında ceza sahasının içinde oluşan gerilimi kendi lehine çeken bir beden, rakip hücumcuların ikinci top iştahını bozan bir zamanlama, takım arkadaşlarına "biraz daha dayanabiliriz" hissi veren bir varlık. Ama onu sahadaki emeğinden koparıp "bir zamanlar çobandı" cümlesine indirgemek haksızlık olur. Seyircinin duygusal bağ kurmasını sağlar. Son günlerde Dünya Kupası'nın kalecilere açtığı alan daha da belirginleşti. Yeşil Burun Adaları kalecisi Vozinha'nın İspanya karşısındaki performansı, turnuvanın erken dönemine kazınan anlardan biriydi. Annesinin vize işlemleri yüzünden tribünde olamayışı, ardından bu eksikliğin giderilmesi için yapılan girişimler, Dünya Kupası'nın saha dışı yüzünü yeniden hatırlattı. Küçük ülkelerin oyuncuları için Dünya Kupası, çoğu zaman bütün bir ailenin, ülkenin, geçmişin ortak sahnesine dönüşür. Eloy Room'un Curaçao formasıyla Uruguay karşısında yaptığı 15 kurtarış da aynı damara dokunuyor. Ne Beiranvand, ne Vozinha, ne de Room turnuvanın başında reklam filmlerinin merkezine yerleştirilen isimlerdi. Onların maçları, Dünya Kupası'nın başka bir imkânını gösteriyor: Futbolun hiyerarşisi kısa süreliğine sarsılabiliyor. Dünya Kupası'nın grup aşaması genellikle büyük takımların ritim bulma dönemi gibi görülür. Bir kaleci, herkesin gol beklediği maçta dakikaları uzatır. İyi oynadığında bile alkış çoğu zaman kısa sürer. Beiranvand, Vozinha ve Room'un bu Dünya Kupası'nda bıraktığı iz, kupayı kaldıracak takımın hikâyesiyle yarışmayacak. Yine de her Dünya Kupası'nın resmî hikâyesiyle seyircinin kalbinde tuttuğu hikâye aynı olmaz. O yer daha sessizdir ama daha sıcak olabilir. Bir ada ülkesinin aldığı ilk puan, annesini tribünde görmek isteyen 40 yaşındaki bir kaleci, hayatı futbola düz bir çizgiden ulaşmamış İranlı file bekçisi… Oysa Dünya Kupası'nı Dünya Kupası yapan şey, tam da bu beklenmedik ağırlıklardır. Futbolun dev sahnesi, çoğu zaman yıldızların hikâyelerini büyütür. Beiranvand'ın Belçika karşısında yaptığı şey, Vozinha'nın İspanya'ya karşı kurduğu duvar, Room'un Curaçao için tuttuğu o uzun akşam, futbolun sayılarla kapanmayan tarafını açığa çıkardı. Dünya Kupası, sonunda tek bir takımın ellerinde yükselecek. Bu da futbolun en eski ve en sahici duygularından biri: Herkesin senden düşmeni beklediği bir anda, ayakta kalmak.

25 Haziran 2026 00:06

Köşe Yazarı

Su Molaları Futbolun Nefesini Kesiyor

Bu yüzden Amerikan sporlarının çoğunda oyunun içinde doğal görünen duraklamalar futbolda hep yabancı bir cisim gibi durmuştur. Bu yüzden Dünya Kupası'nda su molalarının bu kadar tartışılması şaşırtıcı değil. Futbolun kesintisiz doğasına yerleşen her ara, oyunun kimin tarafından ve ne adına düzenlendiği sorusunu yeniden açar. Su molası denildiğinde kulağa önce sağlık önlemi gibi geliyor. Buradaki asıl mesele, futbolun televizyona uygun hâle getirilmesi. Şimdi ise yayın, oyunun içine daha cesur biçimde giriyor. Bu durumun Amerika'ya özgü bir dayatma olarak okunması da meseleyi daraltıyor. Televizyon molası orada oyunun doğal parçalarından biri gibi işliyor. Su molası da bu geniş tablonun içinde düşünülmeli. Futbolun zamanı, yayıncının zamanına teslim ediliyor. Su molalarının sahadaki ilk etkisi, antrenörlerin oyuna müdahale imkânını artırması. Futbol, diğer büyük takım sporlarına kıyasla antrenörü maç sırasında daha sınırlı tutan bir oyun. Bu sınırlılık, futbolun güzelliğinin önemli bir parçasıdır. Çünkü sahadaki oyuncu, maçın içinde kendi aklını kullanmak zorunda kalır. Su molası bu dengeyi de değiştiriyor. Kontrol her zaman kalite anlamına gelmez. Su molalarına dair en hassas konu elbette oyuncu sağlığı. Yorgunluk oyunun içindedir. Futbolun dramatik yapısı buradan beslenir. Oyun daha steril hâle geliyor. Her şeyi en iyi fiziksel kapasiteye, en temiz pas kalitesine, en doğru taktik karara indirgediğinizde geriye daha parlak ama daha az kırılgan bir futbol kalır. Bu yüzden su molaları üzerine kopan tartışmayı yalnız üç dakikalık bir duraklama üzerinden okumak yetersiz kalır. Su molası bu yüzden küçük bir ayrıntı gibi görünse de geniş bir dönüşümün belirtisi. Oyuncu sağlığı için açılan kapıdan reklam giriyor, reklamın açtığı alandan antrenör giriyor, antrenörün müdahalesi oyunun iç sezgisini daraltıyor. Ortaya çıkan şey hâlâ futbol; ama futbolun hangi güçler tarafından biçimlendirildiğini görmek isteyenler için bu molalar önemli bir işaret taşıyor. Her duraklama bu ihtimâli azaltmaz; ama her yeni duraklama, oyunun kime ait olduğu sorusunu biraz daha görünür kılar. Aslında konuştuğumuz, futbolun zamanı üzerinde kimin söz sahibi olacağı.

23 Haziran 2026 00:11

Köşe Yazarı

Biz Başladı Demeden Bitti

Fakat Türkiye için daha da kritikti. Avrupa Şampiyonası'nda heyecan yaratan takımın enerjisinde de bu duygu vardı. Türkiye favori gibi davranmak zorunda kaldı ama favori gibi oynamaya hazır değildi. Yüzde 78'lik oran, sahada oyunun Türkiye tarafından yönlendirildiğini düşündürebilir. Çünkü Türkiye'nin topa sahip olduğu süre, ne Avustralya'yı ne de Paraguay'ı gerçekten geri koşturan, savunma çizgisini bozan, ceza sahasında panik yaratan bir süreye dönüştü. İki maçta toplam 62 şut çekip gol bulamamak, ilk bakışta şanssızlık gibi sunulabilir. "Top girmedi", "kaleci iyi günündeydi", "bir tane atsak maç açılacaktı" denilebilir. Bir takım 30'un üzerinde şut çekip rakip için tehlike hissi yaratamıyorsa, sorun bitiricilikten önce pozisyon kalitesindedir. Avustralya maçında da Paraguay maçında da Türkiye'nin hücumları benzer bir yere saplandı. Türkiye, sahanın hiçbir bölgesinde top kendisindeyken düzenli sayısal üstünlük kuramadı. Bu turnuvada Türkiye'nin oyununu bozan etkenlerden biri de fiziksel temasla kurduğu problem oldu. Türkiye'nin hücum hattı bu yüzden çok kırılgan göründü. Rakip 16 metre civarında bekliyorsa, arkasına koşu atılacak alan zaten sınırlıdır. Üstelik savunma çizgisi ceza sahasına gömülmüşken "arkaya sarkma" fikri, teoride kulağa doğru gelir ama pratikte sık sık ofsayt çizgisine çarpan bir temenniye dönüşür. Türkiye iki maçta da bu merkez ağırlığını kuramadı. Türkiye'nin topu kaleye yaklaştıramaması, bu eksikliğin sahadaki en görünür sonucuydu. Çünkü Türkiye bu turnuvaya bir hayli plansız görünerek veda etti. Kadro tercihlerinden ilk 11 seçimlerine, maç içi müdahalelerden oyun planının sürekliliğine kadar ciddi sorunlar vardı. Rakiplerin Türkiye'ye iyi çalıştığı açıktı. Avustralya da Paraguay da Türkiye'nin nerede sıkışacağını, hangi oyunculara ne kadar temas etmek gerektiğini, şutları hangi bölgelerden verdirmeyi kabul edeceğini biliyor gibiydi. Bu kadar çok şut çekilen bir maçtan sonra "pozisyon bulduk ama olmadı" demek kolaydır. Türkiye'nin turnuva öncesi atmosferinde bu tehlikeli rahatlık hissediliyordu. Burada ise mesele, Türkiye'nin kendi oyunsal sınırlarıyla yüzleşmesiydi. Dünya Kupası'ndan geriye kalan duygu bu yüzden ağır. Dolayısıyla Türkiye, ABD'den bir sonuçtan çok bir teşhisle dönmeli: Favori gibi oynamak istiyorsan, bunun antrenmanı, kadro yapısı, hücum repertuvarı ve zihinsel hazırlığı gerekir. Türkiye bunların hiçbirini yeterli süre boyunca yapamadı. Bu nedenle Paraguay yenilgisi, Montella ve bazı oyuncuların söylediği gibi asla bir şanssızlık değil. Türkiye, yirmi dört yıl sonra döndüğü Dünya Kupası'nda kendisini bu büyük sahneye ait hissettirecek tek bir dakika bile oynayamadı. İki maç sonunda geriye büyük reklamların, yüksek beklentilerin ve sahada karşılık bulmayan özgüvenin yorgunluğu kaldı.

20 Haziran 2026 12:46

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha