×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Prenses Kadriye Hüseyin Hanım Ve Eseri

Mesela Prenses Kadriye Hüseyin Hanım'ın "Temevvücat-ı Efkâr" isimli kitabında "Sultan Gavri" başlığıyla yer alan metin buna bir örnektir. Kadriye Hanım, Sultan Gavri'yi, Kahire'de bir camiyi ve Yavuz Sultan Selim'i anlatırken şöyle diyor: "Edyânı sâire ashabı mâkûlâta müstenid bulunmayan itikatlarını yaldızlı merasimlerle tashih ve tamire çalışarak tesirini buldular. Biz müslümanlar ise mâkûlât dairesindeki akidemizi muhafazada ihmal gösterdik ve bu sebepten inkıraza uğradık!" Yazının sonunda da Yavuz Sultan Selim'in Memluk savaşını kazandıktan sonra Müneyl Sarayı'nın kapısına nakşettiği şu cümleleri görüyoruz: "Mülk Allah'ındır. Galebe ile nâil-i meram olanlar, yine en sonra iâdesine mecbur kalırlar. Eğer bizler yeryüzünde bir avuç toprağa mâlik olmuş olaydık, biz âciz mahluk rûy-i zeminde Hâlikımıza şerik sayılırdık. Hâdimülfukara Selim." Üslup güzelliği her satırında nümâyan olan yazısını Hanımefendi şu sözlerle bitiriyor: "Müneyl Sarayı'nın nâzenin çiçekli muattar bahçelerini, sevimli hülyalarını, şiir ve tabiatını bırakıp hakikati hâle artık ricat ile camiden çıktığım zaman, ortalık epeyce serinlemiş ve künbedden süzülen pertevler (ışıklar) artık azalmış idi. Bahar güneşinin bu tatlı lütfuna ne kadar müteşekkir oldum! Mısır, Kânûn-i Sâni 1912" Sütunum müsait olsaydı bu edebi metnin tamamını, olanca güzelliğiyle nakletmek isterdim. Birinci cildi 443 sayfa olup 1913'te Maarif Matbaası'nda basılmıştır. İkinci cildi ise 554 sayfadır ve 1914-1915 yılları arasında Emin Hindiye Matbaası'nda tab' edilmiştir. 1982'de Bedir Yayınları arasında sadeleştirilmek suretiyle neşredilen bu eser hakkında merhum Mehmet Şevket Eygi, şunları söylüyor: "Bundan yirmi yıl kadar önce Sahaflar Çarşısı'nda bu eserin Osmanlıca aslının birinci cüz'ünü bulup almıştım. Kitap alaka ve takdirimi çekmiş ve fırsat bulursam inşallah bastırayım demiştim. İkinci cüz'ü tam on beş sene aradım, bulamadım. Birinci Cihan Harbi'nin başladığı sıralarda basıldığı için o zaman İngiliz işgalinde bulunan Mısır'dan Türkiye'ye sokulmamış olacaktır. Pek uzak sayılmayacak bir tarihte basılmış Türkçe bir kitabın koskoca İstanbul'da tedarik edilememesi fikir, matbuat ve kültür hayatımızın perişanlığına ve zavallılığına yeterli bir delil değil midir? Her ne ise, 15 senelik bir soruşturma ve araştırma devresinden sonra mezkûr çarşıda ikinci cüzü de bulmak nasip oldu. Aslı Türkçe olan şu kitabı yine Türkçeye tercüme ettirdik ve nihayet bastırıp sizlere sunduk. Kitabın müellifesi merhume Prenses Kadriye hazretlerini rahmetle anarız." Muhadderât-ı İslam isimli bu kitaba konu teşkil eden merhume, mağfure ve mübarek İslam hanımlarının, yazıldıkları kağıtları ve tabii ki eserleri süsleyen isimleri şöyle sıralayabiliriz: Seyyidetü'n-Nisa, Hüveylid kızı Haticetü'l Kübra, Âişe-i Sıddıka Radiyallahü Anha, Mehdi kızı Abbase Sultan Şeceretü'd-Dürr Melike İsmetüddin, Seyyidetü'n-Nisa Fatımatü'z-Zehra, Rabiatü'l-Adeviye, İslam'dan önce Hansa, Mü'minlerin Emiresi Zübeyde, Kurtuba Melikesi Emire Sabiha…

Dursun Gürlek

Kaynak: Yeni Şafak

17 Mayıs 2026 04:00

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Dursun Gürlek

Bir İlim Ve Edebiyat Cemiyeti Nasıl Dağıldı?

Merhum Tahirü'l-Mevlevî, 29.10.1936 tarihli Bilgi Yurdu dergisinde "İstanbul'un Eski Bilgi Kurumları" başlıklı yazısında -bakınız- bizlere neler anlatıyor: "İlim ve fen sahiplerinden birkaç arkadaşın Bilgi Yurdu mecmuasını çıkartmaları, bana İstanbul'un eski bilgi derneklerini hatırlattığı için onlara dair biraz mâlûmat vermek istedim. Yüz seneden fazla bir müddet evvel, Boğaziçi'nin Beşiktaş'tan Ortaköy'e kadar olan kıyısında cesîm ve ahşap yalılar sıralanmıştı. Aralarında bir Hünkâr köşkü ile bir Mevlevî tekkesi de vardı ki, bu köşk ile tekke şimdi harabesi duran Çırağan Sarayı'na kalbolunmuştu. Bahsettiğim sıra yalılardan biri, önünden geçen yolcuların hürmetini celbeder, sandalda ve kayıkta oturanların biraz toplanmalarına sebep olurdu. Çünkü denize bakan pencerelerinden birinin arkasında takkeli, gözlüklü ve ak sakallı bir zatın yazı yazdığı çok defa görülürdü. Bu zat, Londra sefirliğinde bulunduktan sonra 'Şıkk-ı Sâlis Defterdarlığı' ile taltif edilmiş olan İsmail Ferruh Efendi idi. O sırada Hüseyin Vâiz'in, Alişir Nevâyî nâmına yazdığı 'Mevâhib-i Aliyye' isimli Farsça tefsiri Türkçeye tercüme ediyordu. Efendinin mâlûmatlı ve yaşlı bir adam olduğu bilinmekle beraber şu ihtiyar halinde, Kur'an tefsiri tercümesiyle uğraştığı işitildiği için herkes onu muhterem biri olarak tanıyordu. Halkın Ferruh Efendi'ye gösterdiği hürmetin bir sebebi daha vardı ki, o da 'Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi'nin âdeta reisi bulunması idi. Evet, Beşiktaş'ta ilmi bir cemiyet bulunduğu biliniyor, oraya müracaat edenlerin okutulup öğretildiği duyuluyordu. Cevdet Paşa'nın tarihinde dediği gibi; 'Heveskâr-ı ulûm ve maarif olanlardan her kim tederrüse tâlip olur ise, onu tâlim etmeyi yahut ettirmeyi müteahhit olan' bu cemiyetin âzâsı, İsmail Ferruh Efendi ile Şânîzâde Atâullah Efendi ve Melekpaşazâde Abdülkadir Bey'den ibaretti. Kethüdâzâde meşhur Ârif Molla, bu cemiyetin ekseriya Ferruh Efendi yalısındaki toplantılarına devam ettiği gibi, daha sonra Cevdet Paşa'ya Fârisî okutmuş ve Ferruh Efendi dairesinde yetişmiş olan Fehim Efendi de içtimalarda hazır olurdu. Azadan Şânîzâde fen ilimlerine, İsmail Ferruh Efendi edebiyata dair ders almak isteyenleri okutur, Abdülkadir Bey, ders verecek derecede muktedir olmadığı için mâli yardımlarda bulunurdu. Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi"nin yetiştirdiği talebeden ancak şair Safvet Efendi'yi biliyoruz. Hatta Sultan İkinci Mahmud'un Hekimbaşısı Mesut Efendi ölünce Şânîzâde"nin Hekimbaşı olması lâzım gelirken mâhut Hâlet Efendi'nin tavsiyesiyle Behçet Efendi o makama getirilmiş, Şânîzâde ise, vak'anüvis tâyin edilmişti. Behçet Efendi, daha evvel Arapçadan bir tarih tercüme etmiş olduğu için müverrih (tarihçi) geçiniyordu. Hekimliğe ise Şânîzâde kadar vukûfu yoktu. Bu münasebetle yahut bu münasebetsizlik üzerine şair İzzet Molla, 'Erkân-ı devletin haline bak. Bir müverrih hekimbaşı ve başhekimi vak'anüvis ettiler' demişti. Behçet Efendi, mevkiini korumak, yani Şânîzâde"nin bir gün olup da hekimbaşılığa getirilmesine mâni olmak için onun ve üyelerinden bulunduğu Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi"nin aleyhinde bir jurnal verdi. Cemiyet üyelerinin Bektaşî olduklarını, haftada bir gün toplanıp âyin yaptıklarını Sultan Mahmud'a bildirdi. Onun üzerine Şânîzâde"nin Tire'ye, Abdülkadir Bey'in Manisa'ya, Ferruh Efendi'nin de Bursa'ya nefyedilmeleri (sürgüne gönderilmeleri) hakkında irâde çıktı. Şânîzâde ile Abdülkadir Bey derhal menfâlarına (sürgün yerlerine) gönderildiler. İbnülemin Mahmud Kemal, Son Asır Türk Şairleri"nde diyor ki: '1241'de, Bektaşîlerin nefyinde (sürgünlerinde) ulemâdan Kürt Abdurrahman Efendi, 'Kethüdâzâde Bektaşîdir, mezhepsizdir. Şânîzâde"yi nefyettiğimiz gibi bunu da nefyetmeli' diye bağırması üzerine, bilâhare kazasker olan Çerkeşli Mustafa Râfi Efendi; 'Adam, utanın. Ben de ondan okudum. Hatta Ferruh Efendi ile Abdülkadir Bey'in, Behçet Efendi ile münasebeti de yoktu.

14 Haziran 2026 04:00

Dursun Gürlek

Sultan Abdülaziz'in Şehiden Vefatının 150. Yılı Dolayısıyla

Fatihli okuyucu İsmail Tanrıkorur şöyle soruyor: Cevabı, geliniz birlikte okuyalım: "Hayır! Bu devri en iyi bilen tarihçiler Cevdet Paşa, Lütfi Efendi, Abdurrahman Şeref Efendi, Mahmud Celaleddin Paşa, İbnülemin Mahmud Kemal İnal, İsmail Hâmi Dânişmend, padişahın katledildiği fikrini ya açıkça savunmuşlar veya katl ihtimalinin daha fazla olduğunu belirtmişlerdir. Osmanlı Hanedanı'nın hem Aziz, hem Mecid kolu da katle kesin şekilde inanmışlardır. (İki kol arasında büyük fikir ayrılıkları olmasına rağmen). Ancak zamanla mesele, bir tarih gerçeği meselesi olmaktan çıkmış, tamamen siyasi bir problem haline gelmiştir. Mithat Paşa, meziyet ve kusurlarıyla bir tarihi şahsiyet değil, bir tabu halinde takdim edilmiştir. II. Abdülhamid de meziyet ve kusurları ile tahlil edilmek yerine, belirli görüşte olanlarca mutlaka yerilmesi icabeden bir hükümdar haline getirilmiştir. Bu, önce Jön Türklerin, sonra İmparatorluğa hâkim olan İttihat ve Terakki'nin âdeta resmi fikri, hatta devlet fikri şekline yükseltilmiştir. İttihatçıların son yıllarında, ilk acemilik yıllarında Sultan Hamid hakkında besledikleri düşünce ve duyguların tam tersine sahip olduklarını bilmeyen sonraki yazarlar da, bu görüşü bir devlet fikri olarak savunagelmişlerdir. Böyle niyetlerle tarihçilik yapılamayacağı âşikârdır. Şimdi mektubunuzda bahsettiğiniz "katl mi, intihar mı?" meselesi niçin tazelenmiştir? Bunu birkaç satırla ifade edelim: Hayat müessesesinin yayınladığı "Türkiye Tarihi"nin 1967 yılında çıkan on ikinci cildinde Sultan Aziz'in intihar etmeyip öldürüldüğü tezi çok kuvvetli delillerle savunulmuştur. Bundan, nedense yirminci asrın üçüncü çeyreği içinde, bazı kimseler ve zümreler memnun olmamışlar, hatta ürkmüşlerdir. Türk Tarih Kurumu da böyle bir duyguya kapılmıştır. Alelacele, muhterem, yaşlı bir tarihçiye, bir kitap yazdırtarak, Sultan Aziz'in intihar ettiği tezini savundurtmuştur. Halbuki bu muhterem tarihçi bütün hayatında sözle ve yazılarıyla, Sultan Aziz'in öldürüldüğü fikrini savunmuş, böylece 80 yaşından sonra birden fikir değiştirmiştir. Milyonlarca lira telif ücreti aldığı ve üyesi bulunduğu Tarih Kurumu'nun baskısına dayanamadığı âşikârdır. Ancak'Türkiye Tarihi' 35.000 basılıp satıldığı, Tarih Kurumu'nun kitabının tirajı ise bunun yirmide biri bile olmadığı için, geniş çevrelere tesir meselesi iki taraf için dengesiz kalmıştır. Yine Tarih Kurumu üyelerinden bir profesör, 500 tirajlı ve kimsenin çıktığından haberi olmayan bir tarih mecmuasında, Sultan Aziz'in intihar ettiğinin artık Tarih Kurumu'nun son yayınladığı kitapla kesin şekilde anlaşıldığını iddia etmek cesaretinde bulunmuş, vesikaları değerlendiremediği gibi, o devri ve şahıslarını hiç tanımadığını da belli etmiştir. Sultan Hamid'in 'kendi eliyle' maznunlara işkence yaptığı gibi, bugün artık kargaların bile inanmasına ihtimal olmayan şeyler söyleyebilmiş, Sultan Hamid'in bile bizzat amcasının intihar ettiğine inandığını savunabilmiştir." Yukarıdaki satırları tasdik ve teyit eden başka önemli yazıların bulunduğunu da biliyoruz. Mesela 15 Ocak 1951 tarihli "Tarih Hazinesi" isimli mecmuada, "Kanlı Makas - Abdülaziz İntihar mı Etti, Öldürüldü mü?" başlığıyla neşredilen yazı da bunlardan biridir. Öyleyse merhum İbrahim Hakkı Konyalı'nın "Vak'anüvis" imzasıyla kaleme aldığı bu yazıyı da okuyalım: "Resimlerini yukarıda gördüğünüz makaslar Başbakanlık Arşivi'nde Yıldız evrakı arasında bulunan 95 numaralı dosyanın içinden çıkmıştır. 'Tarih Hazinesi' bu makasları 22x12 santim ebadında beş yerinden kırmızı mumla mühürlü bir zarf içinden çıkararak ilk defa ilim ve tarih âleminin önüne koymaktadır. Zarfın arkasının dört köşesine ve kavşak noktasına basılan bu mühürlerde Arap harfleriyle 'Marko' adı açıkça okunmaktadır. Bu zarfın üstünde 'Tıbbiyye Mektebi: Marko' imzası, altında dokuz satırlık Fransızca bir yazı vardır. Meşhur doktor Marko Paşa'nın eliyle yazdığı ve bugüne kadar karanlıkta kalmış bir hakikati aydınlatacak olan bu satırları aynen dilimize çeviriyoruz: 'Vezir-i Âzam (Sadrazam) Hazretlerinin emriyle, beş yerinden kendi mührümle mühürlenmiş olan bu zarf; muhafaza edilmek üzere Miralay Şahin Beyefendi'ye tevdi edildi. Şahin Bey, onu ancak veziriâzamın yahut serasker paşanın hususi emriyle ve resmi makbuz karşılığında verebilecektir. 29 Mayıs 1876 Pazartesi, Tıbbiye Mektebi, Doktor Marko." Vak'anüvisimiz, uzunca olduğu için buraya alamayacağımız yazısının sonunda, Sultan Abdülaziz Han'ın Hüseyin Avni Paşa ve şürekâsı tarafından nasıl katledildiğini bir mantık silsilesi içinde anlatıyor. Sultan'ın katlinin kesin olduğunu, şu iki önemli şahidin sözleriyle dile getiriyor: "Abdülaziz intihar etmemiş, öldürülmüştür. İbnülemin Mahmud Kemal Bey'in İstanbul Üniversitesi'ne vakfettiği kitaplarının tasnifi bitmiştir. Burada, 2671 numarada kayıtlı bir risaleler mecmuası bulduk. İbnülemin Mahmud Kemal Bey, bu olayı nakleden mecmuanın üstüne eliyle şunları yazmıştır: 'Babam, Mehmed Emin Paşa ve kardeşim Ahmed Tevfik Bey merhumların yazısı ve Mâbeyin Başkâtibi Atıf merhumun tashihi ile 'Hâtıra-i Atıf'ın müsveddesidir." İkinci şahid ise, son Halife Abdülmecid Efendi'dir. "Sultan Abdülaziz'in oğlu son Halife Abdülmecid Efendi, babasının ölümünü nakleden bu risalede, Ispartalı Hüseyin Avni Paşa'nın Abdülaziz'in intiharı hakkındaki sözlerini okurken kırmızı kalemle kenarına şu tekzip cümlelerini yazmış: 'Kat'iyen böyle değildir." Ve hepsinin altını da "Abdülmecid İbn-i Abdülaziz Han" imzası ile imzalamıştır.

07 Haziran 2026 04:00

Dursun Gürlek

Marmara Kıraathanesi'nde Hüzünlü Ve Endişeli Günler

Köhne Bizans'ın başkenti Konstantıniyye Hazreti Fatih ve kutlu askerleri tarafından bu ayda fethedildi. Ahmet Hâşim, keşke "O Belde" başlıklı şiirini bu belde için yazsaydı. Sözü fazla uzatmadan asıl konuya gelmek istiyorum. İçinde bulunduğunuz 2026 yılının kurban bayramı ile, meş'um darbenin 66. yıl dönümü de aynı tarihe denk geldi. Bu vesileyle ve biraz da kültür tarihimizi ilgilendirmesi dolayısıyla 27 Mayıs mezaliminin bazı yansımalarını "Marmara Kırâathanesi"ni merkeze alarak nakletmek istiyorum.

31 Mayıs 2026 04:00

Dursun Gürlek

Vefatının Yüzüncü Yıl Dönümü Dolayısıyla Sultan Vahidüddin Han

Merhum üstad Necip Fazıl, "Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu Vahüdiddin" isimli eserini kaleme alınca yer yerinden oynamış, kendisi hakkında da dava açılmıştı. Geliniz, birlikte onu dinleyelim ve çilekeş Osmanlı hükümdarını bir kere daha rahmetle yâd edelim: Ziya Nur Aksun, padişahı değerlendiren yazısında sözü ona yapılan "hiyanet" ithamına getirip şunları söylüyor: "Sultan hakkında bilahare yapılmış olan hiyanet ithamı, tamamen siyasidir ve hakikatle bir alakası yoktur. Hatta o, devletin ve vatanın kurtulması için böyle bir ithamı dahi göze alacak bir rolün içine girmiştir. Nitekim Sen Remo'daki ızdırapgâhında 'Saray ve saltanat yıkılmış ne çıkar, vatan ve millet kurtuldu ya' sözünü söylerken, devlet reisliği sırasındaki en büyük gayesinin ne olduğunu da işaret etmiştir. Sultan bu gayesini husûle getirebilmek için iki vecheli bir rolü, içine girmiştir. Bunlardan biri ecnebilere karşı, diğeri ise milletine veya daha doğru bir tabirle, tarihe ve ilahi Varlığa karşıdır. Nitekim, kâtibine söylediği şu cümleler, bu iki vecheli davranışının kendisine ne kadar azap verdiğini anlatmaktadır: 'Ecnebiler pek bîaman! Gece gündüz ne çektiğini bir Allah bilir, bir de ben bilirim. Bizi tazyik ile Meclis-i Meb'usan'ı dağıttırdılar. Fikirlerini ihsas değil, adeta açıktan açığa ihtar ediyorlar. Ben, meşruti bir hükümdar olduğum halde, güya mutlak bir hükümdarmışım gibi muamelelerde bulunuyorlar ve doğrudan doğruya bana müracaat ediyorlar. Meşrutiyet'ten bahsedince, 'Hangi Meşrutiyet!' diye mukabele ediyorlar. Karşımızda müracaat edecek kuvvet olarak yalnız sizi tanırız ve sizi pak addederiz' diyorlar. Yani'sözlerimizi isga etmezseniz (yerine getirmezseniz) sizi de tanımayız' demek istiyorlar. İstiklalimizi kurtarmak için, bizzarure bu hallere tahammül ediliyor. Diğer taraftan bir şey için kendilerine müracaat edilince, 'Henüz münasebat-ı siyasiyyemiz iade olunmadı; buradaki memurlarımız, askeri memurlardır' diye cevap veriyorlar. Ben, milletin ateşli külü üzerine oturdum, taht-ı saltanatın kuş tüyünden minderleri üzerine oturup gömülmedim. Bunlardan kimseye bahsedilemiyor, millete de mâlûmat verilemiyor. Elbette bir gün tarih, bu hakikatleri yazar. Siz, eminim olduğunuz için, bu şeyleri mahremâne olarak size söylüyorum. Vâkıa, merhum birader de, dahili bir kuvve-i gâlibenin taht-ı tazyikinde idi. Lakin ben onun kat kat fevkinde olarak, diretnotlarıyla mücehhez bir kuvvet karşısında bulunuyorum. Eğer âkılâne, bigârâzane ve bitârâfane idare-i umur edecek bir halefim olsaydı, ömrümün devr-i âhirinde vallahi, billahi ve tallahi kabul etmezdim. Saltanat tahtıyla teneşir arasında ne kadar mesafe olduğunu bilirim; siz de gözünüzle gördünüz. Bir tarafta taht, bir tarafta tabut duruyordu. İzmir'in işgali esnasında, padişah pek ziyade teessür ve endişe izhar ediyor. Saraya feryadnâmeler geliyor. İlk anda bu harekete, hangi devletin giriştiği bilinmiyor. Padişah, gece vakti kâtibini telefonla uyandırarak, hemen haber almasını bildiriyor. İşgalin Yunan ordusu tarafından yapıldığı anlaşılıyor. Bunun üzerine padişah, yeni Heyet-i Vekile'nin de tayinini bildiren bir hatt-ı hümâyûn neşrediyor. Bunda, işgale temas edilerek, 'Şu ân-ı mühimde, başlarında milletin sinesinden tahassül etmiş altı buçuk asırlık bir Hânedan'ın reisi bulunan ve nefsince her türlü fedakârlığa âmâde olan Halifeleri ve padişahları bulunduğu halde, bilumum efrad-ı milletin yegâne emeli, hukuk-u devlet ve milletin tatmini için son derece fedakârane ve azimperverâne sarf-ı mesai etmenizi kat'-i surette ihtar ile, her hâlûkârda tefvikat-ı İlahiyyeye istinad ve ruhaniyet-i Risaletpenahi'den istimdat eylerim' diye pek heyecan verici cümleler yer alıyor. Bunun üzerine İstanbul'da ve sonra buradan yayılarak Anadolu'da protesto mitingleri tertip ediliyor. Bu mitinglerde hatt-ı hümayun zikredilerek 'padişahımız da bizim başımızdadır' sözü bütün Anadolu efkârında dalgalanıyor ve Yunan'a karşı milli mukavemeti hazırlıyor ve başlatıyor. (İzmir'in işgalden kurtuluşu üzerine Sultan Vahidüddin'in Ayasofya Camii'nde, muhteşem bir mevlid okuttuğunu, bu mevlidde bulunan bir yabancı yazarın müşehadelerini ihtiva eden yazıyı İlim Yayma Cemiyeti'nin bir dergisinde yayımlamıştım.) Falih Rıfkı, padişahın Mustafa Kemal Paşa'yı Anadolu'ya gönderirken huzura kabul ettiğini ve bu esnada 'Paşa paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi tarihe geçmiştir! Şimdi yapacağın hizmet, hepsinden mühim olabilir. Paşa, sen devleti kurtarabilirsin!' dediğini yazmaktadır. Yine, Kemal Paşa'nın sofra hizmetinde bulunan Cemal Bey, Karabekir'in İstiklal Harbi'ni düşünenin kendisi olduğunu yazmasına fevkalade öfkelendiğini, yanındaki kâtibi Tevfik Bey'e, 'Beni, Milli Mücadele'yi açmak üzere, bunca paşa arasından seçip Anadolu'ya gönderen Vahidüddin'dir. Eğer bu vatanı kurtaran birini aramak gerekirse, Vahidüddin'i göstermek lazımdır' dediğini kaydetmektedir. Çünkü Karabekir kitabında, 'M. Kemal Paşa'yı Akaretler'deki evinde ziyaret ettiğini, İstiklal mücadelesi fikrini açtığını, onun 'Bu da bir fikirdir' dediğini, fakat İstanbul'da Harbiye Nazırı olarak iş yapmak niyetinde bulunduğunu yazmıştı. Bütün bunlar, Sultan Vahidüddin'in, Milli mukavemet hareketindeki müspet rolünü, oldukça açık bir şekilde ortaya koyacak deliller gibi görünmektedir. Bu hükümdar hakkında tarih, henüz kesin hükmünü vermemiştir. Bütün bunları, onun hakkında, siyasi ilcâlarla serdedilen 'hiyanet' ithamının doğru olmayacağını izah maksadıyla yazdık. Osmanoğulları'nın bu son ve hem siyaseten, hem de tarihen mağdur sultanı hakkında geniş tetkikat lazımdır. Şimdilik bu kadarla iktifa ediyoruz." Ziya Nur merhumun bu yazısının tamamını okumak isteyenlerin "Gayr-i Resmi Tarihimiz – Osmanlı Padişahları" adlı kitaba müracaat etmeleri gerekiyor. Ayrıca İbnülemin Mahmud Kemal merhumun muhalled eseri, "Osmanlı Devrinde Son Sadrıâzamlar" da "Sultan Mehmed Vahidüddin'e Dair" başlığıyla yer alan değerlendirme yazısı da büyük önem arzediyor.

24 Mayıs 2026 04:00

Dursun Gürlek

Tahir Nadi Mevlidi

"Bütün Cepheleriyle" başlığı altında bir hayli kitap yayınlamıştı. Mesela bunlardan biri de "Bütün Cepheleriyle Namık Kemal"dir. Netice-i kelam, Hilmi Yücebaş'ın edebiyatçılarımız, şairlerimiz hakkında "Bütün Cepheleriyle" üst başlığıyla hazırladığı kitaplar böyle bir özellik taşıyor. İstanbul Müftülüğünün yayın organı olan Din ve Hayat dergisinin 52. sayısı "Mevlid-i Nebi" özel sayısı olarak neşredildi. 191 sayfalık bu dergi, gerek muhtevasının zenginliğiyle, gerekse baskı tekniğinin mükemmel oluşuyla göz dolduruyor. Bu son sayısında, daha doğrusu 52. sayısında Mevlid-i Nebi ile ilgili ve alakayla okunan bir çok makale yer alıyor. Bu sayıda dahil "Din ve Hayat"ın her sayısının en mükemmel şekilde okuyucuya ulaştırılmasında editör Fulya İbanoğlu Hanımefendi'nin de büyük bir rol oynadığını, hakşinaslıkta bulunup belirtmemiz gerekiyor. "Vâesefâ" demekle yetinelim. Sehl-i mümteni tarzında kaleme alınan "Vesîletü'n-Necât" yüz yıllardan beri ve her zaman her yerde Efendimize duyulan büyük, hem de çok büyük muhabbeti dile getirdiği için aşkla, şevkle okunuyor. Benim kütüphanemde bile "Gelin Mevlidi", "Mehmed Şemseddin el Mısri Mevlidi", "Bursalı Âkif Mevlidi veya Kadınlar Mevlidi" gibi bazı Mevlid kitapları bulunuyor. Not olarak şunu da belirtmek isterim: Mevlid ve Süleyman Çelebi hakkında en sağlıklı bilgileri ayrıntılı olarak öğrenmek isteyenlerin Prof. Ahmed Ateş'in eseriyle, Yüksek İslam Enstitüsü'nün değerli hocalarından merhume Dr. Necla Pekolcay'ın "İslami Türk Edebiyatı" kitabını okumaları gerekiyor. Şimdi sıra, nazire olarak yazılan bir başka Mevlid kitabına geldi. Edebiyat dünyamızın seçkin isimlerinden olan Tahir Nâdi merhum, neden böyle bir kitap hazırladığını "Mevlidi Nasıl Yazdım" başlığı altında şöyle anlatıyor: "Yirmi yedi yaşında Mardin'de İdadi'de hocayım. Mevsim kış, on beş gündür amansız bir hastalığa tutuldum. Yakıcı ateşler içindeydim. Beynim alev alev yanıyor. Dünya gözüme kapkara zindan gibi. Fazla olarak garip ve bikesim. Aileden, akrabadan ve henüz vefakâr dostlardan mahrumum. Susuzluktan yanıp kavrulan dudaklarıma şefkatle bir damla su verecek kimsem yok. Hastalığın hezeyanları, korkunç hayal ve heyecanları tahammülfersâ ızdıraplarıyla ezilmiş, erimiş bir haldeyim. Gözlerimin önüne serilen sinema: Sel, yangın hâileleri. Çöl ortasında serap hülyalarıyla rüyalar görüyorum. Kâh coşkun sellerin korkunç bir hercümerç ile deryalar gibi aşıp taşan dalgaları arasında bunalan, boğulan bir zerre gibiyim. Kâh kâbuslara gark olan ruhum, fırtına ve kasırgaların şimşekleriyle patlayan tarrakaların yıldırımlarından sonra tıpkı yanardağ lavlarının cehenneme çevirdiği bir çevre içinde kıvranmaktayım. Bu mahuf (korkutucu) uykudan bir an gözlerimi açınca, hayattan eser kalmayan vücudumun yıkıldığını, emellerimin artık sönmüş olduğunu görerek, ömrüme vedaya hazırlanırken birdenbire ruhumun karanlıkları içinde bir ümit, kaderimin bir dönüm noktası olan bu doğan yıldız, beni hayata, saadete kavuşturmuştur. Ruhum, fenâdan bekâya göçmekte iken yazıma tebaan rahm-i ilahiye mazhar oldum. Baygınlığım bir an zail olarak, bünyemde, beynimde bir hafiflik, bir faaliyet hâsıl oldu. Manevi kudretim yükseldi. Gayr-i ihtiyari, gayr-i şuuri olarak Uluhiyet'e hitap etmeye münâcaata başladım. Tıpkı deniz üzerinde çırpınmakta, boğulmakta olan bir felaketzede kurtarıcısının ağuşuna atıldığı gibi Yâ Rab! Beni şu dertten halâs eyle, hayatımı bağışla ki, âfiyet bulayım da sana hamd ü senadan, secde ve şükrandan sonra Habibine bir mevlid, bir kaside yazayım. İki cihana şeref ve saadet bahş eyleyen o Nebiyyi Müfahham'ın bu dünyaya şan-ı kudûmünü tebcil, takdis edeyim. Bütün mahlukat ve kâinatın sebeb-i hikmeti ve hilkati olan o mübarek Vücûd-u Akdes'in âlem-i İslam'a kadem nihade olmasını taziz ve tekrim ile medhü sena edeyim. Onu asırlarca âmmenin anması, hürmet ve ta'zim ile yâd eylemesi için naciz kalemimle lâyezal bir Mevlid yazayım. Gerçi Onun rûh-u pâkini şâd edecek bir eser yaratmaya benim aczim mânidir. Fakat sen inayet buyurur, bana kuvvet verirsen elbette mahcub olmam. Bu duam ve münacaatım minindillah (Allah indinde) kabul buyurulmuş olmalı ki, ertesi sabah gözlerimi açıp kendimi yoklayınca o cismimi kavuran ateşler sönmüş, vücudum yumuşamış, ruhum hafiflemiş, marazdan (hastalıktan) eser kalmamış, hayatım iade olunmuştu. Bu bahar beşareti, şifa şafakı ile hemen ahdimi, andımı hatırladım. Sabahleyin yanıma gelen doktor bu halimi görünce hayretler içinde kalarak sen ne ilaç içtin, ne tedbir aldın diye şaşkın şaşkın sorguya çekmeye başlamıştı. Ara sıra hizmetime bakan kadına, bir mevt-i muhakkaktan (kesin ölümden) kurtuldu demiş. Zekâ parıltısı sönmüş, hafıza kuvvet kalmamış, tahayyül ve muhakemesi kaybolmuş, ızdıraba tahammülün dar bir dairesi içinde ezile ezile perişan olmuş malûl bir dimağ'dan ne beklenir ki, bir marizin ifâkata mazhar olmadan (bir hastanın iyileşmeden) Veladet-i Peygamberi yazmaya cesareti muhali temenni idi. Çünkü acz-i mutlak içindeyim. Nezrimi yerine getirmek için ancak Ulu Tanrı'ya sığınmaktan, Ruhaniyet-i Peygamberi'den istimdâttan başka çarem yoktu. Hazırlamadan, düşünmeye vakit kalmadan ertesi sabah, yani halasımın (kurtuluşumun) ferdası sabahı ümit ve cesaretle dolu bir azimle Bismillah deyip mütevekkilen alelllah mevlidi yazmaya başladım. Kırk sekiz saatten ibaret iki günün sadece yirmi dört saatinde yazıp bitirmek nasip oldu. İtiraf edeyim ki, bu eser benim ilmimin, şiirimin mahsulü değil, bu bir ilahi ilham neticesidir. Bu kudreti beyan bana râci değildir. Bütün tahayyülat, tasavvurat sanki bir Melaike'nin nefh-i ruh eylemesi gibi lâhuti bir tesir altında sânih olmuştur. Ben bu câzibeyi hissediyordum. Çünkü kelimeler, kafiyeler hep gür bir çeşmenin akışı gibi, serian ve bir intizam, insicam ile mısra oluyordu. Hayalim genişlemiş, muhakemem kuvvetlenmiş, zekâm parlamıştı. Kafile kafile fikirler, tasavvurlar havsalamı ihata edip taşıyordu. Ben hocasından dikte eden naciz bir talebe gibi hep bunları not ediyordum. Ruhum tatlı bir rüya görür gibi, kâh semavata uruç ediyor. (Göklere yükseliyor) bir serab-ı uhrevi içinde melekler âlemine girerek Miracın nurani safhalarını görmeye çalışıyordu. Kâh o Mefhar-ı Mevcudat'ın ân-ı veladetinde kâinatın, semaların selama kalktığını, müşahede eder gibi oluyordu. Diğer taraftan yüzlerce, binlerce bu naçiz tuhfemi (hediyemi) okumak lütfunda bulunmaları ihtimali, şevk ve heyecanımı kamçılıyordu. Sıhhat ve neşe içinde bulunan insanlar gibi rahat ve huzurla mükellefiyetimi ifa edip (görevimi yerine getirip) emelime nâil oldum. Mevlid-i Nebevi bir dua ile hüsn-ü hitâma erdi. Ve minallahi't-tevfîk."

10 Mayıs 2026 04:00

Dursun Gürlek

Necip Fazıl Ve "Bir Adam Yaratmak"

Okurken, ama özellikle sahnede yahut beyaz perdede seyrederken insanı metafizik âlemin derinliklerinde veya yüceliklerinde cûşu hurûşa getiren bir eseri var ki, "Bir Adam Yaratmak" adını taşımaktadır. Ölüm ve kadere teslimiyeti konu alan bu piyes ilk defa Muhsin Ertuğrul tarafından 1938'de sahneye kondu ve seyircinin büyük bir ilgisine mazhar oldu. "Bir Adam Yaratmak"ın ilk baskısı kütüphanemde de yer alıyor. Eseri Suhûlet Kitabevi 1938'de yayınladı. Fiyatı da 50 kuruştur. Kitabın hemen giriş bölümünde göze çarpan cümle şöyle: "Eserimi'Hüsrev' tipinin sahibi dostum Muhsin Ertuğrul'a ithaf ediyorum. Başta da belirttiğim gibi bu üç perdelik piyes ilk defa sahneye konduğu zaman çok büyük bir ilgi gördü ve hakkında yazılar kaleme alındı. Bu konuda kalem oynatan akademisyen ilim adamlarımızdan biri de Prof. Dr. Ziyâeddin Fahri Fındıkoğlu'dur. Fındıkoğlu'nun 1938'de İş Mecmuası'nın 14. sayısında "Bir Adam Yaratmak'a Dair" başlığıyla neşrettiği makaleyi -geliniz- beraber okuyalım: "Bu yılın tiyatro mevsiminde Necip Fazıl'ın 'Bir Adam Yaratmak' adını taşıyan eserini temâşâ ettik. O halde Necip Fazıl feylesof mu diye soracaksınız. (sh.18) Böyle olan sanatkâr karşısında doktor adını taşıyan tip hemen bir yafta takıyor: Marazi, gayr-i tabii. (sf.77) Fakat sanatkârın daha büyük bir ızdırabı, ilahi kudretin işine karışmış olmaktan, kalabalıktan ayrılmış, dünyasından uzaklaşmış bulunmaktan ileri gelmektedir. (sf.92) Burada ilahi kudret ile bedii kudretin birbirine temas ettiğini, ikincisinin birinciyi aşmaktan mütevellit acısını hissediyoruz. Bu, ismi o zamanlar yeni yeni parlayan Necip Fazıl'dı. Anadolu Mecmuası 1924 Sayı 5) Aradan yıllar geçti. Bu sorunun cevabını bana 'Bir Adam Yaratmak' verdi ve anladım ki Necip Fazıl, bedii şahsiyetlerinin ana çizgileri her türlü zaman ve mekân hayatlarından uzak, ezelde çizilmiş sanatkârlardan biridir. 1924'te bir mecmuada, birden çıkan dört şiiri, mesela 'Allah' başlıklı olanı okuyunuz. 1938'de yazılan 'Bir Adam Yaratmak' aynı şiirlerin, açılmış, serpilmiş, nesirleşmiş şekillerinden başka bir şey değildir. Zaman ve mekân içinde terakki ve tekâmül eden 'âlim' tipinin aksine olarak, zaman ve mekân içinde kendisinde tekâmül ettirecek âmillere çok ihtiyacı olmayan hakiki 'sanatkâr'ın bir nümunesini Necip Fazıl'da görüyoruz. Necip Fazıl'ı, tiyatro tekniği bakımından müşkülpesent, bir eserde aranacak mantıki vahdet gözüyle belki haklı olan münekkitler ve temâşâkerler değil, yalnız ve yalnız yüzlerini ve ruhlarını bu serin köpüklü dalgalar karşısında serinletenler ve sanatkâr bir şahsiyetin arzettiği bu 'bedii vahdet'i kavrayanlar anlayabileceklerdir." Fındıkoğlu'nun "bak" diyerek adını ve tarihini verdiği mecmuanın, eski harflerle yayınlanmış olan "Anadolu Mecmuası"nın kütüphanemde mevcut olduğunu biliyordum, ama kim bilir, nereye sıkışmıştı ve nasıl bulacaktım. Necip Fazıl'ın ilk kalem denemeleri olup da bu mecmuada yayınlanan dört şiiri de sizlerle paylaşıyorum: İçime işleyen aşkındır Allah!

03 Mayıs 2026 04:00

Dursun Gürlek

Sultan Abdülhamid Han Hakkında İlgi Çekici Bir Yazı

Eskiden Abdülhamid aleyhtarlığını daha çok sol – Kemalist kesim yapıyordu. Abdülhamid hakkında bir hayli kitap okudum, paragözlüğüyle ilgili bir kayda şahsen rastlamadım. Yine öyle yapacağım ve Sultan Hamid hakkında kaleme alınan ilgi çekici bir yazıyı, merhum Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu'nun 12 Ekim 1966 tarihli "Yeni İstiklal" gazetesinde "Hilafet Tarihimizde Tek Halife Sultan Abdülhamid Han" başlığıyla neşrettiği makaleyi sizlerle paylaşacağım. (1) Nemçe: Sırpça, yabancı demektir.

26 Nisan 2026 04:00

Dursun Gürlek

Sultan Abdülhamid'in Başmüsâhibi Cevher Ağa Niçin İdam Edildi?

Hatıralarımın canlanmasına gelince, ben de bu caminin bulunduğu Alemdağ caddesinde yaklaşık on yıl oturmuş ve Cevher Ağa'nın müdavim musallilerinden olmuştum. O zamanlar Cevher Ağa'nın camiye ait olmak üzere yaptırdığı tarihi çeşme de ayaktaydı. Ben bu yazımda Cevher Ağa'yı olanca dramatik hikâyesiyle anlatmak istiyorum.

19 Nisan 2026 04:00

Dursun Gürlek

İstanbul'u Camilerle Süsleyen Padişah

İstanbul'da 1766 yılında meydana gelen korkunç depremde Eyüp Sultan Camiiyle birlikte Fatih Camii de tamiri mümkün olmayacak şekilde yıkıldı ve bu padişah tarafından yeniden yaptırıldı. Yani adları geçen bu camiler, mimari özellikleriyle ve hacimleri itibariyle "Mustafa-yı Sâlis" devrinin eseridir. Mesela Üsküdar'daki Vâlide-i Cedit Camii'nin müezzinleri, farza durulmadan önce yaptıkları duaya, bir de "Bu caminin bâniyesi Gülnuş Emetullah Valide Sultanın da ruhi içün…" cümlesini eklerler. Bu valide sultan, ne kadar şanslıymış ki, hem "binâgerde"si olan camiinin yanı başındaki üstü açık türbesinde yatıyor, hem de her namazda kendisine böyle dua ediliyor. Yine aynı ilçemizdeki Mihrimah Sultan Camii'nde de Kânûnî Sultan Süleyman'ın ve Hürrem Sultan'ın kerimesi olan bu Osmanlı hanımefendisi de her namazda bu duadan hissedar oluyor. Mihrimah Sultan, Gülnuş Emetullah Valide Sultan'dan daha şanslı olmalı ki, ona Edirnekapı'daki Mihrimah Sultan Camii'nde de dua ediliyor. Yine Üsküdar'da Atik Valide Camii ile Çinili Cami de, fethi gören Üsküdar'ı, zarif minareleriyle biraz yükseklerden seyrediyorlar ve beş vakitte okunan ezan-ı Muhammedilerle bu "Kâbe Toprağı"nı ihya ediyorlar. İkinci Selim'in hanımı Nurbânu Sultan'ın, nâm-ı diğer Atik Valide'nin inşa ettirdiği bu camide ve Sultan Birinci Ahmed'in zevcesi, Dördüncü Murad'ın annesi Mahpeyker Kösem Sultan'ın yaptırdığı bu mabedde, kendilerine -isimleri zikredilerek- dua edilip edilmediğini, her ikisine de seyrek gittiğim için hatırlamıyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi, bu tarihi mabet 1766 depreminde yıkılınca Sultan Üçüncü Mustafa yeniden yaptırdı. Müezzin efendi, müezzin mahfilinde "Camimizin bânisi Ebu'l-Feth, Fatih Sultan Mehmed Han hazretlerinin rûhiyçûn" cümlesini de içine alan duasını o güzel sesiyle terennüm ediyordu. Aklıma geldi, keşke müezzin efendi bu duasına bir cümle daha ekleyip, "Camimizin ikinci bânisi Sultan Üçüncü Mustafa Han hazretlerinin rûhiyçûn de Fatiha" dese diye içimden geçirdim. 16 yıl, üç ay, padişahlık tahtında oturan Sultan Üçüncü Mustafa 58 yaşında irtihal-i dâr-ı bekâ edince kendi camisinin, Laleli Camii'nin kurbündeki (bitişiğindeki) türbeye defnedildi. Bu satırları okuduktan sonra adı geçen camiyi Sultan Üçüncü Mustafa yaptırdığı halde neden onun adıyla anılmıyor da "Laleli Camii" diye biliniyor, şeklinde bir soru yönelteceğinizi biliyorum.

12 Nisan 2026 04:00

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Dursun Gürlek

Kadıköy Ve Hızır Çelebi Camisi

"Ezansız Semtler" isimli bu yazı, ezansız seneleri de – anlam bakımından – içine almakla birlikte esas itibariyle ezan-ı Muhammediden mahrum kalan semtlerin ve bu semtlerde doğan çocukların nasıl bir mânevi kayıp içinde olduklarını dile getirmektedir. Şairimiz, bu mahrumiyeti en başında şöyle dile getiriyor: "Kendi kendime diyorum ki, Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minareler görülmez, ezanlar işitilmez. Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar, Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?" Yahya Kemal, bu başlangıç cümlelerinden sonra, Müslümanlığın çocukluk rüyasını izah sadedinde son derece ilgi çekici sözler söylüyor, ezcümle böyle kutlu bir rüyanın bizi kenetlenmiş bir millet halinde tuttuğunu belirtiyor. Şairimiz, Müslümanlığın çocukluk rüyasın böyle dile getirdikten sonra bir kıyaslama yapma ihtiyacını duyup şunları söylüyor: "Bugünün çocukları büyük bir ekseriyetle yine Müslüman semtlerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüsle değilse bile yine Müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocukluğunun en güzel rüyasını göremiyorlar. Bu çocukların sütü çok temiz, hilkatleri çok metin olmalı ki, ileride alafranga hayat Türklüğü büsbütün sardıktan sonra milliyetlerine bağlı kalabilsinler. Yoksa ne muhit, ne yeni yaşayış, ne semt, hiçbir şey bu yavrulara Türklüğü hissettiremez." Yahya Kemal, ecdadın frenk semtlerini İslam'ın nuruyla; camilerle, mescitlerle, minarelerle nasıl Müslümanlaştırdığını dile getirdikten sonra şöyle diyor: "Biz bugünün Türkleri bilakis Şişli, Nişantaşı, Kadıköy, Moda gibi küçücük bir şehri andıran yerlere yerleştik. Fakat o yerler, Müslüman ruhundan âri (mahrum), çorak ve kurudur. Bir Üsküdar'a bakınız, bir de Kadıköyü'ne…Üsküdar'ın yanında Kadıköy Tatavla'yı andırır." Yahya Kemal, yerden göğe kadar haklı. Ve Kadıköy semti bu padişah tarafından kendisine verilmiştir. Durum böyle olunca "Berlin'de hâkimler var!" sözünden yüzyıllar önce, "İstanbul'da hâkimler var!" cümlesi İstanbul semalarında yankılanmıştır. Ne yazık ki 1950'li yılların sonunda, yıkım faaliyetlerinin olanca hızıyla devam ettiği bir sırada ortadan kaldırılmıştı. Rahmetli Semavi Eyice bu faciayı "İstanbul'dan Notlar" isimli kitabında ayrıntılarıyla anlatıyor. Bu arada "Voynuk" kelimesinin anlamını da söyleyelim. Bu arada bir müjde vereyim, Voynuk Şücaeddin Mescidi şimdilerde "müceddeden" ve aynı yerinde tekrar ihya ediliyor. Bu bölgeleri Üsküdar, Kadıköy ve Unkapanı diye sıralayabiliriz. "Tazarrunâme" isimli eseri çok meşhurdur. Lakabı ise "Hoca Paşa"dır ve Sirkeci'de bir semte bu isim verilmiştir. Hızır Çelebi hakkında biri Rakım Ziyaoğlu, diğeri Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver olmak üzere iki önemli eserin kaleme alındığını biliyoruz. Süheyl Bey'in 1945'te yayınladığı bu kitap, bu konuda en önemli kaynaklardan birini teşkil etmektedir. Mesela bir temennisini şöyle dile getiriyor: Hızır Bey'in simasını bilmiyoruz. Buraya Hızır Çelebi ismi yakışır. Süheyl Hoca'nın temennisi yerine getirilmeli ve yapılmakta olan mabede "Hızır Çelebi Camisi!" adı verilmelidir.

05 Nisan 2026 04:00

Dursun Gürlek

Said-i Nursi'den Hatıralar

Bediüzzaman Said-i Nursi hazretlerinin ne büyük bir İslam âlimi olduğunu, kaleme aldığı Risale-i Nur Külliyatı'nın nasıl bir fütuhat yaptığını ben bu sütunda, bu basit kalemimle anlatamam. İçinde bulunduğumuz 2026 yılı itibariyle söyleyecek olursak, vefatının 66. yıldönümü münasebetiyle yayınlanan birkaç yazıyı da basit ve yetersiz buldum. Sayfalarını çevirince Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu'nun "Said-i Nursi'den Hatıralar" başlıklı yazısıyla karşılaştım. Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu devrin en cesur, en atak köşe yazarlarından biriydi ve Bâbıâli'de "Deli Nizam" ünvânıyla biliniyordu. Merhuma rahmet dileğinde bulunarak sözü kendisine bırakıyorum: "Bir süre önce Yeni İstiklal'de neşredilen bir yazımda rahmetli Said-i Nursi Efendi'nin Bediüzzaman olarak tanındığı günlere âit bir hatıramdan bahsetmiştim. Elli yıl önce, Birinci Dünya Harbi'nin felaketli günlerinden birinde, Gülhane Park'ında, İttihatçıların meşhur Maliye Nazırı Cavid'in öz kardeşi Şefkati Efendi'ye duyduğu korkunç kini, kardeşini hınçla takip ettirerek bütün işlerini bozduğunu, devlet kapısında ve hususi müesseselerde ona iş verdirmediğini, kazâra bir işe girerse hemen oradan attırdığını öğrenince merhum Bediüzzaman'ın: Cenab-ı Vâcibü'l - Vücud, bu zulmü onun yanında kâr bırakır mı sanırsın, dediğini ve tam on yıl sonra da kudretli ağabeyin uğradığı feci âkıbeti hatırlatmıştım. Ne garip tecellidir ki, acı mâcerasını benimle birlikte, bizzat Şefkati Efendi'nin ağzından dinlemiş olduğu günden kırk üç yıl sonra da zulmün bir başka türlüsüne Bediüzzaman uğramıştır. 1916'daki sağlam yapılı genç ve dinç Bediüzzaman 1959'da çok yaşlanmış, en olgun çağına ulaşmış, Said-i Nursi Efendi olmuştu. 1918'den sonra onu hiç görmemiş olduğum için beynimde kalan dinç hayali 1959 gazetelerinde gördüğüm resimler arasındaki tezat bana pek dokunmuştu. O, İstanbul'un her semtine ayrı bir vurgundu. Camilerinin, türbelerinin, çeşme ve sebillerinin her biri karşısında bazen saatlerce duran, murakabeye dalan bu eski dostun İstanbul'dan yarım asır uzak kalması, onun için kim bilir ne inletici bir işkence olmuştu! Kendisini son defa gördüğüm günün üzerinden geçen zaman pek uzun ve bu zaman içinde onun hayatını saran hadiseler sarmaşığı pek girift olmuştu. Bediüzzaman çok kıskanç olduğu hürriyetinden bazen yüzde yüz, bazen yarı yarıya mahrum kalarak geçen hayatını bin Eyüb sabrı ile bir koza gibi örerek içine kapanmış ve günün birinde bu kozanın içinden Said-i Nursi olarak çıkmıştı. Fakat kısa ömürlü bir kelebek olarak havalanmamıştı. Gergin derili, tarâvetli, pür sıhhat yüzü, kemiklerinin keyfine göre şekil alan pörsük, bol çizgili, buruşuk bir deriden ibaret kalmıştı. Efendinin İstanbul'a gelişini takip eden genç gazete muhabirine sordum. Bediüzzaman elli yıl önce orada otururdu. Allah zulmü kimsenin yanına kâr bırakmaz. Bediüzzaman'ın 1916'da Şefkati'ye söylediğini şimdi, Şefkati Nursi Efendi için bana söylüyordu. Vallah, o gün İstanbul'da hükümet delirmiş ve basın aklını kaçırmış gibiydi. 1959 idaresi Nursi Efendi'yi en mâsum bir arzusundan mahrum etmişti. Aziz Üstad'a bir kere daha rahmet temennisiyle..

29 Mart 2026 04:00

Dursun Gürlek

Paris'te Bir Bayram Ziyareti

Bu konuda ben de aynı kervana katıldım ve "Dersaadet'te Bayram Sabahları", "Dersaadet'te Ramazan Akşamları" adlarıyla iki kitap hazırladım. Son vak'anüvis Abdurrahman Şeref Efendi'nin "Tarih Musahabeleri" isimli kitabında anlattığına göre, Yeni Osmanlılara yahut Jöntürkler'e mensup bir grup genç, bir Ramazan bayramını kutlamak için Fransa'nın başkenti olan bu şehirde bir araya geliyor ve bir ziyafet hazırlıyorlar. Bu konuda "Ey Gaziler" veya "Sivastopol Önünde Yatan Gemiler"den başka akıllarında bir şey yoktu. Orada bulunan diğer Müslüman gençler de tabii ki kendisine iştirak ettiler. Fransızların ricası üzerine, Itri'nin bu meşhur Tekbir'ini birkaç kere tekrar ettiler. Sofrada hazır bulunan Azaryan Efendi diyor ki: Bana da, sen de söyle diye işaret ettiler, bilir bilmez ben de karıştım.

22 Mart 2026 04:00

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha