×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Nasiruddin Tûsî'nin Ahlâk-ı Nâsırî'si

Matematik, astronomi, felsefe, tıp, ahlak gibi çok çeşitli alanlarda çalışan ve oldukça geniş alanlarda eserler veren Tûsî'nin Ahlâk-ı Nâsırî kitabı üzerine en fazla şerh yazılan eserler arasında olup sonraki ahlâk çalışmalarını yönlendirmede önemli bir rol oynamıştır (Fecr Yayınları, 2025, Çeviren Murat Demirkol). Dönemin valisinin İbn Miskeveyh'in Tezhibü'l-Ahlâk kitabını çevirme talebi söz konusu kitabın kapsamının darlığı nedeniyle Tûsî tarafından yeni bir kitap te'lifine dönüştürülmüş ve 3 bölümlük kapsamlı bir kitap ortaya çıkmıştır. Çünkü Tusi'ye göre yetkinliğe erişme arzusundaki insanın dünya ve ahiret hallerini bu bağlamda sevk edecek ve bu yolculuğunun iradi hareketlerinin faydalarından haberdar edecek olan pratik felsefe bu üç kısımdan oluşmaktadır (sh.16). Tûsî'ye göre insanların bir arada yaşadıkları şehir ile ikametgâh değil, şehir halkı arasındaki özel birliktelik kastedilmektedir (sh.152). Siyaset sanatı ile meşgul olan kimse ise bu sanat sahiplerinin fiil ve davranışları ile iyi ve kötü olmaları bakımından ilgilenir…' Tûsî şehirdeki sınıfları da dörde ayırmakta ve her birini ateş, su, hava ve toprak ile ilişkilendirmektedir (sh.187-188). Tûsî'ye göre siyaset bu dört unsuru şehirde dengede tutmalıdır (şehirde adaletin birinci şartı, sh.187). İnsan nefis ve bedenden mürekkep olup yokluğa maruz kalmayan nefis beden terkibinin dağılmasıyla yok olmamaktadır (sh.24). O zaman onda hiçbir haz ile karşılaştırılamayacak bir haz meydana gelir ve söz konusu birlik derecesine erişir…' Bu yolculukta insanın birincisine tek başına sahip olduğu ve diğerlerinde hayvanlarla ortak olduğu üç farklı güce dikkat etmesi gerekmektedir (sh.26): konuşma/düşünme gücü, çekme ile ilişkili şehvet/arzu gücü ve itme ile ilişkili gazap/öfke gücü. İnsan fıtraten orta bir mertebede bulunmasına rağmen söz konusu üç gücü nasıl kullandığına bağlı olarak iradesi ile yüksek mertebeye yükselebildiği gibi tabiatıyla düşük mertebeye de düşebilmektedir (sh.30): '…Eğer maslahat gereği iradesiyle doğru yolda hareket ederse, tedrici olarak ilim, marifet, edep ve erdemlere yönelirse ve kendi tabiatına en iyi şekilde yerleştirilmiş olan şevk onu doğru yolda ve beğenilen yönde mertebeden mertebeye, ufuktan ufka ulaştırırsa sonunda ilahi nur ile aydınlanır ve Yüce Hazret'e yakınlaşmış olan mele-i alaya komşu olur…' Tûsî'ye göre her şeyin yetkinliği, kendisine özgü fiilin tam olarak çıkmasındadır (sh.57). Bu şekildeki çaba aynı zamanda mutluluk ve erdem yolunda çalışmaya karşılık gelmektedir (sh.38). Mutluluk dört erdemi (hikmet, şecaat, iffet ve adalet) kapsamaktadır (sh.43). Konuşma/düşünme gücü itidale doğru hareket ettiğinde hikmet erdemi, şehvet/arzu gücü itidale doğru hareket ettiğinde iffet erdemi ve gazap/öfke gücü itidale doğru hareket ettiğinde ise şecaat erdemi meydana gelir (sh.58-59). Her üç güç itidalde olduğunda yani hikmet, iffet ve şecaat erdemleri oluştuğunda ve bu üç erdem karışıp uyumlu olduğunda ise adalet erdemi meydana gelmektedir (sh.59). Tûsî'ye göre varlık dairesinin tamamlanabilmesi, bozulma ve karışıklığın önlenebilmesi için dengeye ve düzene, bunun için de adalete ihtiyaç vardır (sh.73). Dolayısıyla, eğer kuvveler dengeden sapmışsa, yani erdem olmaktan uzaklaşmışsa önce onları dengesine döndürmek gerekmektedir (sh.87). Bu nedenle, nasıl insan nefsi yetkinliğe ulaşmaya arzuluysa siyasetten beklenen de bu yetkinlik yolculuğunu kolaylaştıran erdemli siyasettir (sh.184): '…Başkanlıklar başkanlığı olan hükümdar yönetimi iki çeşittir. Bu dört temel erdemden hikmet erdemi düşünen nefiste, diğer erdemler ise bedende ortaya çıkmaktadır (sh.68).

Prof. Dr. Mahmut Özer

Kaynak: Milliyet

02 Temmuz 2026 10:44

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Prof. Dr. Mahmut Özer

Demografik Ve Toplumsal Dönüşümün Yansımaları-ı

İlk evlenme yaşı 2025 yılında erkeklerde 28,5'e, kadınlarda ise 26'ya yükseldi (sh.22). Yine aynı tarih itibariyle doğum yapan annelerin ortalama yaşı 29,4'e, ilk doğum anne yaşı da 27,5'e yükseldi (sh.23). Nüfusun ortanca yaşı 34,9'a yükselmiş ve 15 yaş altı nüfus oranı 2007-2025 döneminde %26,4'ten %20,4'e düşerken aynı dönemde 65 yaş ve üzeri nüfus oranı %7,1'den %11,1'e yükselmiştir (sh.20). Yaşlı nüfus oranı 1990 yılında %4,3 iken bu oran 2000 yılında %5,7'ye, 2007 yılında %7,1'e ve nihayet 2025 yılında %11,1'e yükselmiştir (sh.37). Elbette bu olumsuz durumun 5 yaş altı nüfusun azalmasına etkisi de artık ortaya çıkmış olup TÜİK verilerine göre 2024 yılında toplam nüfusun %5,9'unu oluşturan 5 yaş altı nüfusu 2025 yılında %5,6'ya düşmüştür. Örneğin 2019 yılında lise mezunu bir annenin doğurganlık hızı 1,5 çocuk iken üniversite mezunu bir annenin doğurganlık hızı 1,56 çocuk olarak gerçekleşmiştir. Örneğin, 2019 yılında bu gruptaki bir annenin doğurganlık hızı 3,65 çocuk iken 2024 yılında aynı grup için doğurganlık hızı dramatik bir şekilde 2,65 çocuğa düşmektedir. Örneğin, 2002 yılında beklenen ortalama yaşam süresi 72,5 yıl iken bu süre 2025 yılında 78,1 yıla yükselmiştir (sh.38). Ortalama yaşam süresi iyileşmesine rağmen sağlık içerisinde geçirilmesi beklenen sağlıklı yaşam süresi değerinin 57,6 yıl olması, beklenen yaşam süresi ile farkı yaklaşık 20,5 yıla çıkartmakta ve bu önemli sürenin sağlık sorunlarıyla geçirebildiğine işaret etmektedir (sh.39). OECD ülkelerinde 2013 yılında 6,45 olan sağlık hizmetlerine başvuru sıklığı 2023 yılında 6,5 olarak oldukça yakın bir seviyede gerçekleşirken (AB ülkelerindeki oranlar da OECD ülkelerindekine benzerdir) ülkemizde aynı tarihlerde bu oran 8,2'den 12,2'ye yükselmiştir (sh.43). Bu kapsamda 2010 yılında ortalama hanehalkı büyüklüğü 3,84 iken bu değer 2025 yılında 3,08'e düşerken 2010 yılında 19,3 milyon olan hanehalkı sayısı 2025 yılında 26,97 milyona yükselmiştir (sh.27). 2014-2025 yılları arasında hane halkı kompozisyonundaki değişim aile yapısında yeni eğilimlerin ortaya çıktığını göstermektedir (sh.29). Bu kapsamda örneğin eşler ve çocuklardan oluşan çekirdek aile oranı bu dönemde %45,7'den %37,5'e düşerken tek kişilik hanehalkı oranı %13,9'dan %20,5'e yükselmiştir.

06 Temmuz 2026 11:08

Prof. Dr. Mahmut Özer

İslam Dünyasında Astronominin Felsefe İle İlişkisinin Yörüngesi

İslam düşünce dünyasında astronomi özel bir yere sahiptir. Bu süreçte bir taraftan astronomi ile metafizik arasındaki ilişkiyi tanımlamada önemli kırılmalar yaşanırken diğer taraftan astronominin söz konusu dönemlerde İslam ilim dünyasında artık göz ardı edilemeyecek kadar güçlü ve kurumsallaşmış bir yapıya sahip olduğu görülmektedir. Bu nedenle, kelamcılar, astronomların metafizik yorumlarına itiraz etseler bile, astronominin hesaplama gücünü ve pratik değerini bütünüyle reddedemiyorlardı. Bu nedenle bu yazıda söz konusu yaklaşımları ve kırılmaları, F Jamil Ragep'in 'Freeing Astronomy from Philosophy: An Aspect of Islamic Influence on Science' başlıklı makalesine dayalı olarak ele alacağız (Osiris, Vol. 16, pp. 49-71, 2001). Öncelikle Ragep'in astronominin konumu ile ilgili dikkat çektiği önemli husus, astronominin İslam dünyasında yalnızca teorik bir bilgi alanı olarak değil, aynı zamanda dinî hayatın ihtiyaçlarına cevap veren bir disiplin olarak da gelişmesidir. Bu nedenle astronomi, İslam düşünce dünyasında hem pratik hem de entelektüel bakımdan ayrıcalıklı bir konum kazanmıştır. İslam düşünce geleneğinde astronominin yerine dair ilk müdahale İbn Sînâ'dan gelmiştir. Bu nedenle makalenin buraya kadar olan kısmında asıl gerilimin din ile astronomi arasında değil, astronominin kendisinin ne tür bir bilgi olduğu sorusu etrafında şekillendiği görülmektedir. Diğer taraftan, Cürcânî'nin astronomi ve nefsü'l-emr arasında kurduğu ilişki, astronominin bağımsız yöntemlerle ulaştığı sonuçların ontolojik değerini savunan bir epistemolojik temellendirme sağladığı için astronomiyi metafiziğe bağımlı olmaktan da kurtarmaktadır. Çünkü Ali Kuşçu aynı anda iki şeyi yapmaktadır: Birincisi, Cürcânî gibi astronominin hakikat değeri taşıdığını kabul etmektedir. İhsan Fazlıoğlu'nun ifadesiyle, 'Ali Kuşçu'nun ileri sürdüğü bu teklif, ilm-i hey'et özelinde, doğaya ilişkin sahih bilgi üretmek için İbn Sînâcı fasit felsefi ilkeler ile fizik ve metafiziğin terk edilmesi, duyu, hads ve matematiğe dayalı bir yöntem ile yeni bir fiziğin kurulması olarak özetlenebilir.'(İhsan Fazlıoğlu ve İbrahim Halil Üçer, Taşköprülüzade'de Bilgi, Bilim ve Varlık, ilem yayınları, sh. 200, 2020). Dolayısıyla makalenin çizdiği büyük hikâyede Ali Kuşçu, İbn Sînâ ile başlayan ve Gazâlî-Îcî-Tûsî-Cürcânî hattından geçen dönüşümün son halkasıdır. Eğer İbn Sînâ astronomiyi astrolojiden özgürleştirdiyse, Ali Kuşçu da astronomiyi Aristotelesçi fizik ve metafizikten özgürleştirmektedir. Bu nedenle makalenin perspektifinden bakıldığında Ali Kuşçu'nun önemi, yalnızca Osmanlı astronomi geleneğine katkısında değil, astronomiyi bağımsız bir bilim olarak yeniden tanımlamaya yönelik girişiminden kaynaklanmaktadır.

29 Haziran 2026 07:17

Prof. Dr. Mahmut Özer

Yapay Zekâ İle Etkileşim Biçiminin Önemi

Lise öğrencileri üzerinde gerçekleştirilen yeni bir çalışma da bu minvalde tasarlanmıştır (Bastani, H., Bastani, O., Sungu, A., Ge, H., Kabakcı, Ö., Mariman, R. (2025). PNAS 122, 26, e2422633122). Çalışmada üç grup söz konusu olup bir tanesi bu araçları kullanmayan kontrol grubu iken diğer iki grup pedagojik bir çerçeveye sahip GPT Tutor ve bu çerçeveye sahip olmayan GPT Base grubundan oluşmaktadır. Çalışmanın ilk bulgusu bu araçların öğrencilerin performanslarını artırdığına işaret etmektedir. GPT Base grubundaki öğrenciler, kontrol grubundaki öğrencilere göre %48 daha yüksek performans gösterirken bu oran GPT Tutor grubu için %127'ye yükselmektedir. GPT Base grubunda olan öğrenciler kontrol grubundaki öğrencilere göre sınavlarda %17 daha düşük performans sergilerken GPT Tutor grubundaki öğrencilerin sınav performansı ile kontrol grubununkiler arasında anlamlı bir fark ortaya çıkmamaktadır. GPT Tutor grubundaki öğrencilerin bu araçlarla daha anlamlı bir etkileşim kurmaya teşvik edildikleri görülmektedir. Bu nedenle istem sayısı GPT Tutor grubunda GPT Base'dekine göre oldukça yüksektir. GPT Tutor'da problemi anlamaya ve çözmeye yönelik istem çeşitliliği söz konusu iken GPT Base'de çoğunlukla doğrudan cevabı isteyen istemler kullanılmaktadır. GPT Base, öğrencileri pasif bir alıcı konumuna iterek doğrudan cevap elde etmeye yönlendirirken, GPT Tutor öğrencileri problem çözme sürecine aktif biçimde katılmaya teşvik etmekte ve zamanla daha derin ve anlamlı bir öğrenme etkileşimi ortaya çıkartmaktadır. Araştırmanın bulguları, üretken yapay zekânın sağladığı verimlilik artışlarının, öğrenmeyi koruyacak ve kullanıcıları aktif bilişsel katılıma teşvik edecek uygun koruyucu mekanizmalarla desteklenmediği takdirde, uzun vadede insan sermayesini zayıflatabilecek bir maliyet doğurabileceğine işaret etmektedir.

25 Haziran 2026 12:04

Prof. Dr. Mahmut Özer

Neden Sürekli Aynı Sorunları Konuşuyoruz?

Son dönemde politika yapım süreçlerinde giderek daha görünür hâle gelen temel sorunlardan biri, problemlerin çoğunlukla yalnızca ortaya çıktıkları yüzey üzerinden ele alınmasıdır. Başka bir deyişle, sorunların semptomlarıyla mücadele edilmekte, ancak bu semptomları üreten yapısal, kültürel, kurumsal, toplumsal ve psikolojik mekanizmalar yeterince sorgulanmamaktadır. Benzer şekilde sağlık alanında görülen psikolojik kırılganlıkların önemli bir kısmı sadece bireysel terapi ya da ilaç politikalarıyla açıklanamaz; çalışma hayatının temposu, yalnızlaşma, toplumsal güvensizlik, sürekli performans baskısı ve dijital bağımlılık gibi derin nedenlerle ilişkilidir. Ancak politika geliştirme süreçleri çoğu zaman problemi sadece görünür olduğu kurum ve yer üzerinden çözmeye çalışmaktadır. Kaynağa yönelmek; disiplinler arası düşünmeyi, farklı kurumların eşzamanlı hareket etmelerini, kültürel dönüşümü ve bazen de mevcut yönetim alışkanlıklarının sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır. Ancak, kısa vadede daha kolay görünen bu yaklaşım, uzun vadede toplam maliyeti sürekli büyütmekte, dahası sorunların çözümünü de zorlaştırmaktadır. Örneğin çocukluk döneminde çözülemeyen dikkat ve bağımlılık problemleri ilerleyen yıllarda eğitim başarısızlığına, iş gücü verimsizliğine, psikolojik kırılganlıklara ve toplumsal aidiyet sorunlarına dönüşebilir. Oysa birçok toplumsal problemin kaynağı doğrudan ölçülmesi zor alanlarda ortaya çıkar: güven duygusu, anlam krizi, toplumsal aidiyet, aile içi etkileşim, kültürel çözülme, dikkat kapasitesi, ahlaki motivasyon gibi. Bu durumun uzun vadede en önemli sonucu ise toplumsal yorgunluk üretmesidir. Eğitim, ekonomi, kültür, teknoloji, psikoloji ve aile yapısı gibi alanların birbirinden bağımsız değil, aynı toplumsal ekosistemin parçaları olarak ele alınması gerekmektedir.

22 Haziran 2026 09:08

Prof. Dr. Mahmut Özer

Üretken Yapay Zekâ Çağında Öğrenci Ve Öğretmenin Özneliği

Özellikle, büyük dil modelleri (LLM) gibi üretken yapay zekâ teknolojilerinin erişilebilir olması ile tüm dünyada büyük kitlelerin günlük yaşamlarına bu teknolojiler çok kolay bir şekilde girebildi. Elbette bu değişimden en çok etkilenen alan kuşkusuz eğitim sistemleri oldu. Bir başka deyişle, bu araçlardan öğrenci de öğretmen de yararlanacak, ancak yerine ikame etmeyecektir. TPACK in the Age of Context and Artificial Intelligence: Punya Mishra on the "Wicked Problem" of AI and Why Algorithms Can't Replace Context. Open Praxis, 18(2), 398–407, 2026). Söz konusu çerçevede 3 temel bilgi alanı var: içerik veya alan bilgisi (content knowledge, ck), padagojik bilgi (pedagogical knowledge, pk) ve teknolojik bilgi (technological knowledge, tk). Üretken yapay zekanın eğitim süreçlerine dâhil olmasıyla bu çerçeve güncellenmiş ve bağlamsal bilgi (contextual knowledge, xk) çerçeveye eklenmiştir. Birincisi, öğretmen ile ilgilidir. Mishra'nın tanımlamasıyla öğretmen artık bir küratördür. Bu araçların öğrenci ve öğretmenin failliğini zedelemeyle ilgili çekici kullanım tarzı, insan failin yerine ikame edilmeleridir. Bu kullanımın eğitim ortamlarının insan özneleri olan öğrenci ve öğretmenin faillik kapasitelerini koruyacak şekilde olması kritik öneme sahiptir. Aynı şey öğrenci için de söz konusudur. Dolayısıyla, yapay zekâ çağında asıl mesele teknolojiye erişim değil, bu süreçte insanın özne/fail olarak kalabilmesidir.

18 Haziran 2026 08:39

Prof. Dr. Mahmut Özer

Eğitim Ve Teknolojisi Arasındaki Yarışın İşgücü Piyasalarına Yansımaları

Claudia Goldin ve Lawrence F. Katz'The Race between Education and Technology' başlıklı kitabında yirminci yüzyılın hem Amerikan Yüzyılı hem de Beşerî Sermaye Yüzyılı olmasının dinamiklerine odaklanmakta, Amerikanın 1900'lü yıllların başında eğitim sisteminin Kıta Avrupası'na göre daha az seçkin oluşunun yol açtığı avantajın eğitimin nasıl hızla kitleselleşmesine yol açtığını, bunun ekonomik büyümeyle uzun dönem nasıl el ele yürüdüğünü ve ekonomik avantajların nispeten adil dağıldığı uzun bir dönemin nasıl yaşandığını incelemekte ve özellikle yirminci yüzyılın son 20 yılında bu sistemin nasıl tekrar bozulduğunu ve eşitsizliklerin nasıl tekrar tırmanışa geçtiğini incelemektedir (Harvard University Press, 2008). Yazarların da ifade ettikleri gibi yüzyılın başında Amerikalılar, "ulusların zenginliğinin" beşerî sermaye stokunda somutlaşacağı yönündeki yenilikçi fikri benimsemişti (sh.11). Yirminci yüzyıl boyunca, 1895 ile 1975 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'nde doğanlar için eğitim düzeyi 5,27 yıl artmış; bu artışın yaklaşık %50'si lise eğitiminin yaygınlaşmasından, %30'u üniversite ve lisansüstü eğitimin gelişmesinden, %20'si ise ilköğretimdeki sürekli artışlardan kaynaklanmıştır (sh.22) bağlanmaktadır. ABD'de lise mezuniyet oranları 1930 yılı itibarıyla ülke genelinde neredeyse %30'a ulaşmış, 1950'lerde ise %60'lar seviyesine çıkmıştır (sh.26). Örneğin, 1960'lı yıllarda İngiltere kamu ortaöğretim sistemine sahip olmasına rağmen lise çağındaki gençlerin eğitim düzeyinde Amerika'nın yaklaşık 35 yıl gerisindeydi (sh.26). Yazarlar 20. yüzyıldaki eğitim ve ekonomik eşitsizlik göstergelerinde iki farklı eğilimin öne çıktığına dikkat çekiyorlar (sh.22). 1915'ten 2005'e kadar olan dönemde ABD işgücünün eğitim stokunda on yılda ortalama 0,82 yıllık bir artışa denk gelen bir iyileşme yaşanmıştır (sh.42). Ancak, 1980 yılına kadar devam eden bu iyileşme 1980 sonrasında yavaşlamış, toplam artış on yılda ortalama 0,43 yıla düşmüştür. Yüzyılın ilk üç çeyreğinde ekonomik eşitsizlikler azalmış, ancak son çeyreğinde yeniden artmaya başlamıştır. Yazarların ifadesiyle, eğitim ve teknoloji arasındaki yarışta yirminci yüzyılın ilk yarısında eğitim teknolojiye karşı önde giderken özellikle son çeyrekte teknoloji eğitim kazanımlarının önüne geçmiştir. En alt yüzde 20'lik kesimde aile gelirleri neredeyse duraklamış, buna karşın en üst yüzde 5'lik kesimde gelir artışı, orta grubun gelir artışından üç kat daha fazla olmuştur (sh.46). Ücret eşitsizlikleri için üç farklı gösterge (erkekler için genel 90–10 logaritmik ücret farkı, erkekler için artık (residual) 90–10 log ücret farkı ve kadın ve erkek birlikte değerlendirildiğinde üniversite–lise log ücret farkı) kullanıldığında her üç göstergede de 1980'den itibaren büyük artışlar gözlemlenmektedir. Ekonomik büyüme ise 1990'ların ortalarına kadar yavaşladı veya durakladı. Büyümenin düşük ya da hiç olmadığı ve eşitsizliğin hızla arttığı bu dönemde, alt gelir grupları genellikle tamamen kaybederken, ekonomik elitler zenginleşti.' 1980'lerden itibaren yazarların vurguladıkları hem eğitimde önceki dönemlere göre yaşanan duraklama hem de ekonomik eşitsizliklerin artması tesadüfi değildir. Ancak, özellikle otomasyonun yaygınlaşması ile ekonomik olarak sürekli mevzi kaybeden orta sınıf veya büyük kitleler için daha yüksek eğitim ve daha yüksek beceriye erişim maliyeti karşılanamaz olmaya başlamıştır. Yoksa yazarların da vurguladıkları gibi yirminci yüzyılın başlarında da elektrik ve sermaye kullanımının yüksek olduğu sektörlerde eğitimli çalışanlara yönelik talebin daha yüksek olması, yirminci yüzyılın ilk üççeyreğinde de teknoloji-beceri tamamlayıcılığının mevcut olduğunu desteklemektedir (sh.109). Ancak, son çeyrekte dijitalleşme ve otomasyonun yaygınlaşması ile işgücü piyasasında beceri farklılaşması seviyesi hızla yükselirken büyük kitlelerin yirminci yüzyılın ilk üççeyreğinde ulaştıkları ve orta sınıfların büyük dönüşüm yaşamasına yol açan eğitim seviyesi ve kalitesi, son çeyrekte teknolojik dönüşümle işgücü piyasasında ortaya çıkan yeni fırsatlar için yetersiz kalmıştır. Ancak, erişilenlerin niteliğinde çok önemli farklar ortaya çıkmıştır.

15 Haziran 2026 07:18

Prof. Dr. Mahmut Özer

'Taşköprülüzâde'de Bilgi, Bilim Ve Varlık' Üzerine

İhsan Fazlıoğlu ve İbrahim Halil Üçer editörlüğünde hazırlanan Taşköprülüzâde'de Bilgi, Bilim ve Varlık kitabı, tam da bu noktada Osmanlı düşünce geleneğinde tahkikin boyutlarını anlamada çok önemli bir boşluğu doldurmaktadır (ilem yayınları, 2020). Çünkü yaşadığı 16. Yüzyılın Osmanlı ilim geleneğinde kilit taşı gibi kritik bir işleve sahip olan Taşköprülüzâde, Fazlıoğlu ve Üçer'in ifadesiyle, 'yaşadığı çağın kusursuz bir temsilini verir' (sh.vii). Kitap, Taşköprülüzâde'yi yalnızca Osmanlı ilimler tarihi bağlamında değil, bilgi teorisi, metafizik, bilim anlayışı ve varlık tasavvuru çerçevesinde değerlendirmektedir. Osmanlı düşünce tarihine dair çalışmaların önemli bir kısmında Taşköprülüzâde daha çok Şakāiku'n-Nu'mâniyye'nin müellifi veya Miftâhu's-Sa'âde'de yaptığı ilimler tasnifi nedeniyle anılmıştır. 1495-1561 yılları arasında yaşayan Taşköprülüzâde, Osmanlı ilim dünyasının en güçlü olduğu dönemlerden birinde yetişmiştir. Taşköprülüzâde'nin düşüncesinde bilgi yalnızca zihinsel bir faaliyet değildir. Taşköprülüzâde, aynı anda kelam, felsefe ve tasavvuf gelenekleriyle ilişki kurabilen bir düşünürdür (sh.370). Çünkü Taşköprülüzâde Fazlıoğlu ve Üçer'in vurguladığı gibi, 'Farâbi, İbn Sina ve Fahreddin Râzi gibi klasik düşünürler yanında, Nasiruddin Tusi, Şemseddin Semerkandi, Necmeddin Kâtibi, Kutbuddin Râzi, Seyyid Şerif Cürcâni, Celaleddin Devvâni, Sadreddin Deşteki gibi filozoflar ve kelamcıların; Sadreddin Konevi, Davud Kayseri ve Molla Fenâri gibi ariflerin düşüncelerinden istifade etmeye çalışır' (sh.ix). Onun eserlerinde İbn Sina metafiziğinin, Fahreddin Râzî sonrası kelam geleneğinin ve İbn Arabî ekolünün izlerini aynı anda görmek mümkündür (sh.444, 451). Bir tarafta kelam geleneğinin hudûs merkezli yaklaşımı, diğer tarafta tasavvufun vahdet-i vücûd perspektifi bulunmaktadır (sh.299). Bu süreç özellikle farklı yöntemlerin mukayesesini teşvik eden Fatih Sultan Mehmed'in muhâkemât projesiyle en parlak dönemini yaşar (Fazlıoğlu, sh.194) ve yöntemlerin bütünleştirilmesi Taşköprülüzâde'de son sınırlarına taşınır (Fazlıoğlu, sh.204).

11 Haziran 2026 10:55

Prof. Dr. Mahmut Özer

Meritokrasi Aristokrasiye Nasıl Evrildi?

Ülkeler eğitim sistemlerini kitleselleştirmelerine rağmen başlangıçta erişilen eğitimler arasında ciddi farklar olmazken ve işgücü piyasasında eğitimi ödüllendiren nispeten eşitlikçi bir dinamik çalışırken bu imkân giderek zayıflamış ve eşitsizlikler artmaya başlamıştır. Erişim sorunları çözülmesine rağmen eğitim sistemleri nispeten aynı kalitede eğitim hizmeti sunmaktan giderek uzaklaşmış, kaliteli eğitim giderek pahalılaşmaya ve sadece varlıklıların güç yetirebildiği okul dışı etkinliklerle bir bütünlük oluşturmaya başlamıştır. Daniel Markovitz (2019) ' The Meritocracy Trap: How America's Foundational Myth Feeds Inequality, Dismantles the Middle Class, and Devours the Elite' başlıklı meşhur kitabında Amerika özelinde meritokratik sistemin inşa sürecini ve yaşadığı dönüşümleri ayrıntılı olarak ele alıyor. Yaklaşık 1970'li yıllara kadar sürdüğü görülen ve meritokratik sistemin birinci evresine karşılık gelen bu dönemde meritokrasiden murad hâsıl olmuş, işgücü piyasası da eğitimde kitleselleşme evresine uyumlu bir şekilde çalışmıştır. 1970'li yıllardan itibaren hem işgücü piyasasında hem de eğitim sistemlerinde birbirlerini destekleyen yeni bir evre ortaya çıkmaya başlamıştır. Meritokraside yaşanan bu mutasyon, eğitim sistemlerindeki mutasyon üzerinden gerçekleştirilmektedir. Öyle ki elit eğitim alma gayreti okul öncesi dönemden başlayarak tüm eğitim kademelerini içerecek şekilde genişlemiştir. Eğitim sistemlerinde en iyi eğitim veren okullar, ağırlıklı olarak varlıklı ailelerin kümelendiği okullara dönüşmüştür. Eğitimin maliyeti bu agresif taleplerle sürekli artarken, işgücü piyasasındaki dönüşümle işlerinden olan veya giderek daha düşük ücretler alan orta sınıf bu okullara artık güç yetiremediği için bu okullardan hızla uzaklaşmaya başlamıştır. Büyük kitleler eğitime erişebilmesine rağmen eriştikleri eğitimin kalitesi sürekli düşmeye başlamıştır. New York Times yazarı David Brooks'un (Serbestiyet, 20 Ağustos 2023) işaret ettiği gibi "İnsanları en çok sahip olduğu niteliğe göre ayıran ve/veya dışlayan bir sosyal düzen inşa ettik. Akademik başarı üzerine kurulu bir düzen…Yüksek eğitimli ebeveynler seçkin okullara gidiyor, birbirleriyle evleniyor, yüksek ücretli profesyonel işlerde çalışıyor ve aynı seçkin okullara giren, birbirleriyle evlenen ve seçkin sınıf ayrıcalıklarını nesilden nesile aktaran muazzam kaynaklar aktarıyorlar." Özetle, meritokratik sistemin birinci evresi nispeten toplumun tüm kesimlerine açık ve daha eşitlikçi iken ikinci evresinde meritokrasi teknolojik kırılmalarla mutasyona uğradığı için daha aristokratik bir görünüm sergilemektedir. Markovitz'in vurguladığı gibi meritokrasi tuzağı Amerika'da en yüksek ve orta gelir kesimleri arasındaki eşitsizliği derinleştirmiş ve bu eşitsiz kümelenmeyi elit eğitim üzerinden sürdürülebilir kılarak hem eğitim hem de işi bu kesim lehine düzenleyen bir geri besleme oluşturmuştur. Diğer taraftan yapay zekâ teknolojileri, özellikle üretken yapay zekâ teknolojilerinin erişilebilir olmasıyla eğitimden sağlığa, ekonomiden biyoteknoloji ve savunma sanayine kadar yaşamın tüm alanlarını kapsamına almaya başlamıştır. Şimdiden bir yapay zekâ ekosisteminin oluştuğu söylenebilir.

08 Haziran 2026 07:26

Prof. Dr. Mahmut Özer

Yapay Zekâ Stem Öğrencilerinin Aleyhine Maliyet Üretiyor

Şu ana kadar yapılan betimsel ve deneysel araştırmalar hep aynı bulgulara işaret etmektedir: Bilişsel süreçlerin bu araçlar üzerinden dışa aktarılma düzeyi arttıkça tembellik artmakta, eleştirel düşünme becerileri ve yakın zamanlı hafıza zayıflamaktadır. Yeni yayımlanan bir çalışma sorunu daha kapsamlı bir şekilde ele almakta ve üretken yapay zekâ araçlarının rutin kullanımının öğrencilerin kalıcı bilişsel alışkanlıklarını nasıl etkilediğine odaklanmaktadır (Why Johnny Can't Think: GenAI's Impacts on Cognitive Engagement, arXiv:2601.22430, 2026). Çalışmanın ilk bulgusuna göre, üretken yapay zekâ araçlarının rutin kullanımı öğrenmeyle ilgili üç boyutu (yansıtma, anlama ihtiyacı ve eleştirel düşünme) da zayıflatmaktadır. Dolayısıyla, bu araçların rutin kullananlara çıkarttığı bilişsel maliyet oldukça yüksektir. Çalışma, öğrencilerin üretken yapay zekâ araçlarına duydukları güvenin, bu araçları rutin kullanmayla güçlü ve istatiksel olarak anlamlı bir pozitif ilişkiye sahip olduğunu göstermektedir. Çalışmanın bulguları, bu araçlara duyulan güven arttıkça bilişsel süreçlerin üç boyutunun da zayıfladığına işaret etmektedir. Bu özelliklere sahip öğrencilerin üretken yapay zekâ araçlarını kullanırken bilişsel süreçlerde daha aktif olmaları beklenirken araştırmanın sonuçları tam tersine, yani üç boyutta da düşüşlere işaret etmektedir. Bu nedenle, çalışmanın bulguları üretken yapay zekâ araçlarını rutin kullanan öğrencilerin bilişsel süreçlerin üç boyutunda da anlamlı düşüşlere işaret ederken STEM öğrencilerinin bu bilişsel kopuşa en yatkın grup olarak öne çıktıklarını göstermektedir. Dijital yerliler olarak bahsedilen gençlerin teknolojiyi kullanma becerilerinin yüksek olması onların bu araçlara yönelik güvenlerini artırmakta, dolayısıyla bu grubu üretken yapay zekâ araçlarını rutin kullanmaya yönlendirirken aynı zamanda olumsuz etkilerine maruz kalabilecek en yatkın grup olarak da etiketlemektedir. Rutin kullanma yetki (bilişsel süreçler) devrini kolaylaştırmakta, nihayetinde öğrenmenin üç kritik boyutu da zayıflamaktadır.

04 Haziran 2026 07:51

Prof. Dr. Mahmut Özer

Tüik'in 'Istatistiklerle Aile, 2025' Verileri Ne Söylüyor?

Bu veriler birlikte okunduğunda aile yapısındaki değişimin ötesinde, ülkemizdeki çok hızlı modernleşme ve şehirleşme süreçlerinin toplumsal ritimleri nasıl dönüştürdüğü de çok açık bir şekilde görülmektedir. Veriler aslında yukarda değindiğimiz toplumsal bağışıklık sistemindeki ciddi aşınmaya da işaret etmektedir. Bu bağlamda en çarpıcı veri ortalama hanehalkı büyüklüğünün 2008'de 4 kişiden 2025'te 3,08'e düşmesi ve tek kişilik hanelerin oranının ise aynı tarihlerde %13,9'dan %20,5'e yükselmesidir. Çünkü aile küçüldükçe birey daha bağımsız olurken aynı anda daha yalnız ve daha savunmasız hâle de gelmektedir. 25-29 yaş grubunda hiç evlenmemiş bireylerin %70'inin ebeveynleriyle yaşamaya devam etmesi çok önemli bir kırılmaya işaret etmektedir. 2014 yılında tek çekirdek aileden oluşan hanehalkı oranı %67,4 iken bu oran 2025 yılında %62,7'e düşerken tek ebeveyn ve çocuklardan oluşan çekirdek aile oranı da %7,6'dan %11,3'e yükselmiştir. TÜİK verileri aynı zamanda aile bağlamında bölgesel farklılıkların büyüklüğüne de işaret etmektedir. Bir tarafta Güneydoğu'da hâlâ güçlü geniş aile yapıları, yüksek çocuk oranları ve güçlü topluluk ilişkileri sürerken diğer tarafta Karadeniz, İç Anadolu'nun bazı illeri ve Batı Anadolu'da hızla yalnızlaşan, yaşlanan ve küçülen haneler ortaya çıkmaktadır. Bu durum ülkemizde aynı anda farklı bölgesel fazlar yaşandığına işaret etmektedir. Diğer taraftan veriler toplumsal olarak derin bir paradoksa işaret etmektedir. Aile yapısı dönüştükçe değerlerimizi destekleyen toplumsal bağışıklık sistemimiz de zayıflamakta, bireyler dönüşümün zararlı dinamiklerine karşı daha savunmasız hale gelmektedir.

01 Haziran 2026 07:25

Prof. Dr. Mahmut Özer

Zayıflayan Toplumsal Bağışıklık Sistemi Ve Müfredat Meselesi

Bir önceki yazımızda son dönem tüm dünyada yaşanan hızlı dönüşümle aile, mahalle gibi geleneksel denge noktalarının zayıflaması veya yok olması ve yeni denge noktalarının ikame edilememesi ile ortaya çıkan toplumsal bağışıklık sistemindeki zayıflamaya dikkat çekmiş ve böylesi bir ortamda bireyin yalnızlaşarak ve savunmasız kalarak bağımlılıklara çok daha kolay kapılabildiğine, bu nedenle ülkemizde son dönem her alanda (madde bağımlılıklarından dijital bağımlılıklara kadar) bağımlılıkların arttığına değinmiştim. Bu nedenle sık sık şu öneri dile getirilmektedir: Müfredat güçlendirilirse, değerler eğitimi artırılırsa, ahlak yeniden inşa edilebilir. Kuşkusuz eğitim sistemi son derece önemlidir. Çünkü ahlak sadece bilgi meselesi değildir. Bir başka deyişle ahlak yalnızca öğretilen değil, yaşanan, tekrar edilen ve toplumsal hayatın içinde sürekli yeniden üretilen bir davranışa, yani hâle karşılık gelmektedir. Eğer gündelik hayatın ritmi, dijital kültürün teşvik ettiği davranış biçimleri, piyasa mekanizmalarının yönlendirdiği arzular ve sosyal ilişkilerin yapısı ahlaki dengeyi zayıflatıyorsa, okulun tek başına bunu telâfi etmesi mümkün değildir. Çünkü çocuk ve genç artık yalnızca okulun öğrencisi değildir. Tam da bu nedenle bugün yaşanan kriz, değerlerin öğretil(e)memesi krizi değildir, değerleri taşıyacak sosyal zeminin zayıflaması krizidir. Mahalle kültürü, aile yapısı, kuşaklar arası ilişki, cami, gündelik hayat ritimleri, dinî ve kültürel pratikler, öğretmen otoritesi, arkadaş çevresi vs ahlaki bir yaşamı mümkün kılan ve kolaylaştıran doğal bir toplumsal bağışıklık sistemi oluşturuyordu. Dolayısıyla iyileştirilmesi gereken bu bağışıklık sistemidir. Bu bağlantı kopuksa veya okul dışı ortamlar okulda öğretilenin tam tersi bir kültürü dayatıyorsa okulun toplumsal ölçekte etkili olması mümkün değildir. Dolayısıyla, asıl mesele de, ahlakı toplumsal bağışıklık sisteminin odağına alabilmektir. Eğer toplumun genel ritmi aşırı hız, sürekli tüketim, dikkat parçalanması ve performans baskısı üzerine kurulursa, okulun tek başına bu akışı tersine çevirmesi mümkün değildir. Burada özellikle aile meselesi yeniden merkezi hâle gelmektedir. Sonuç olarak bugün yaşadığımız kriz yalnızca bireysel ahlak krizi değildir, aynı zamanda toplumsal bağışıklık sisteminin zayıflaması krizidir.

21 Mayıs 2026 07:25

Prof. Dr. Mahmut Özer

Zayıflayan Toplumsal Bağışıklık Ve Artan Bağımlılıklar

Ancak burada bütün sorumluluğu teknolojiye yüklemek de doğru değildir. Asıl mesele, toplumların hızlı dönüşüm dönemlerinde insan davranışını düzenleyen kültürel ve toplumsal denge mekanizmalarını ne ölçüde koruyabildiği ile ilişkilidir. Obezite artışı da sadece çok yemek yeme meselesi değildir. Hızlı tüketim kültürü yaygınlaşıyor. Asıl mesele, belki de ülkemizde ekonomik, kültürel, ailevi, şehirleşme kaynaklı ve kurumsal büyük dönüşümlerin aynı anda yaşanmasıyla toplumsal ilişkileri düzenleyen denge noktalarının yitirilmesidir. Son yirmi yılda ekonomik yapı, şehirleşme, eğitim sistemi, aile ilişkileri, tüketim kültürü ve iletişim biçimleri aynı anda değişti. Bu nedenle insanlar bazen iki dünya arasında kalmaktadır: bir tarafta geleneksel beklentiler, diğer tarafta hiper-modern tüketim ve performans kültürü. Burada ara denge mekanizmalarını biraz açmak gerekiyor. Ara denge mekanizmaları insan ile teknoloji de dâhil çevresi arasına girerek insan davranışını düzenleyen, yönlendiren ve sınırlayan toplumsal yapılar ve kültürel alışkanlıklara karşılık gelmektedir. Bu aidiyet aynı zamanda bir denge ve denetim mekanizmasıydı. Benzer şekilde aile yapısı da bir ara denge mekanizmasıydı. Okulun kendisi de eskiden daha güçlü bir toplumsal merkezdi. Öğretmen figürü sadece ders anlatan kişi değil, aynı zamanda davranış modeli ve otoriteydi. Modern dijital-ekonomik sistem ise bireyi çok daha doğrudan piyasa ve algoritmalarla karşı karşıya bırakmaktadır. Bu nedenle, insan ile piyasa arasındaki toplumsal tamponların zayıflaması, bağımlılıkların yayılmasını kolaylaştırdı. Ara denge noktalarına bir bütün olarak toplumsal bağışıklık sistemi olarak da bakabiliriz. Nasıl ki biyolojik bağışıklık sistemi organizmayı dış tehditlere karşı tamamen kapalı hâle getirmez ama onu dayanıklı ve uyumlu tutarsa, toplumsal bağışıklık sistemi de bireyi dış dünyadan izole etmez; ancak onun hızlı değişimlere, manipülasyonlara ve yıkıcı dürtülere karşı tamamen savunmasız kalmasını engeller. Fakat bu büyümenin yanında psikolojik, kültürel ve toplumsal denge mekanizmalarının yeniden üretilmesi aynı ölçüde güçlü bir şekilde gerçekleşemedi. Dolayısıyla, dijitalleşme bu geçiş dönemindeki kırılganlıkları kolay bir şekilde derinleştirdi. Bu nedenle önümüzdeki dönemde asıl mesele yalnızca ekonomik büyümeyi sürdürmek değil; aynı zamanda insanın dikkatini, psikolojik dayanıklılığını, aidiyet duygusunu ve öz denetim kapasitesini koruyabilecek yeni toplumsal denge mekanizmaları üretebilmektir. Bu yeni vasatta yeni bir toplumsal bağışıklık sistemi üretebilmenin imkânına odaklanmak gerekmektedir.

18 Mayıs 2026 08:43

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha