×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

"Mükemmelciliği Bırak, İyiyi Gerçekleştir."

Bazı insanlar "yaparlar." Bazı insanlar da "yaparım diye düşünür." İkisi arasında Doğu-Batı kadar fark var. Bundan 4 sene önce, bir kitap fuarındayım. Bir Kahramanmaraşlı tanımadığım 65'li yaşlarda bir kişi geldi şiir kitabımı neredeyse bitirircesine yarım saat kadar okudu ayaküstü.

Köşe Yazarı

Kaynak: İstiklal

05 Temmuz 2026 13:18

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Köşe Yazarı

Tamar Tanrıyar, Futbol Dünya Kupası, Ortadoğu Kan Gölü Ve Bir Hastanede Rezalet

"Gündemde neler varın" cevabını sosyal medyadan veriyorum. İsmini vermeyeceğim bir Devlet Hastanesinde, iki rezalet görüntü var. 2-Futbol Dünya Kupası gündemine geldiğimizde, bu kupa, savaşların, açlıkların, yoksullukların, Dünya'daki adaletsiz vahşi kapitalizmin, terörist Siyonist İsrail'in ve siyonizmin Dünya'yı ateşe vermeye çalıştığının ve bilumum acıların gölgesinde kalan bir Dünya kupası. Sanki yalnızca "tuzu kurular bu kupa ile ilgileniyor" gibime geliyor. Ortadoğu'da Kan Gölü ve bunun birkaç sorumlusu var. Ortadoğu'daki savaş ve yıkımların tek sorumlusu, "ABD, İsrail, İngiltere ve Fransa ile Almanya yönetimleridir." Ortadoğu'da terörist Siyonist İsrail denilen çıbanbaşının hedef aldığı ve savaşa sürüklemeye çalıştığı en birinci Ülke Türkiye, yani Ülkemizdir. Terörist siyonist İsrail istediği zaman değil, biz istediğimiz zaman "savaş olur ve o savaş sonrasında da ortada İsrail diye bir çıbanbaşı kalmaz." (İnşallah bu tecelli edecektir) Şimdilik bu gündem için de bu kadar yeter. Gelelim 4. gündeme. 4-Bu dördüncü gündem için de çok şey söylemeyeceğim. "Devlet Dairlerinde memurlar ve diğer kamu görevlilerinin çalışmalarında nizam, intizam, huzur ve güven ile çalışma barışı noktasında sorunlar var. Dışarıdan her şey güllük-gülistanlık görülebilir. Öyle değil ama. Kısacası, Devlet Daireleri artık eskisi gibi değil." Bunun bir yansıması bakın bir Devlet Hastanesinde ortaya çıktı. "Biz ne bilek Beğim, Böyükler bilir." Evet, bu yazımda dört gündem hakkında bazı görüşlerimi açıkladım.

01 Temmuz 2026 11:32

Köşe Yazarı

Sevgide Özgürsün / Saygıda Mecbursun

Komedi ya da mizah ayaklarıyla sağa-sola ve hatta Devletimizin en üst makamındaki Cumhurbaşkanımıza hakaret eden "sanatçı bozuntusu" Den(s)iz Göktaş'a bir hatırlatma: "Sevgide özgürsün, ancak saygıda mecbursun." Evet, sosyal medyada, Facebook'ta X'te (Twitter'da), Instagram'da ve WhatsApp durumda bu sözü ve bu görüşümü paylaştım. Ben bir Devlet Büyüğümüz için saygısızlık edenlere "sevgide özgürsün, ancak saygıda mecbursun" diye makul olduğunu düşündüğüm bir cümle yazdım. Bu gerçeğe rağmen kendilerine özgürlükçü görerek başkalarına "faşist" derler. Bu Devleti 1923'te başlatırlar. (Kusura bakmayın) "Ulan, siz 1923'te gökten zembille mi indiniz? Bu Ülkenin 1923'ten öncesi de var. O da Osmanlı'dır ve bu Devlet, Osmanlı'nın devamdır. Bunlar birer gerçeklerdir. Şimdi bu gerçeklerden yola çıkarak, Müslüman Kardeşlerime sesleniyorum: "Türkiye'deki size düşman güruh, yani sözde solcular ve sözde ulusalcılar, öyle tehlikeli ve öyle anlayışsız ki, sizi bir kaşık suda boğmak isterler." Evet, Müslüman Kardeşlerime şunu net olarak söylüyorum. "Mücadele ettikleriniz insan değil, en aşağı mahluklar." Bu bilinçle çıkın yola. Aksi halde yenilirsiniz. Benim yöntemim şu: Sakin durmak, izlemek, ancak izlemiyormuş gibi yapmak, çeşitli metotlarla (yem atmak, laf atmak vb gibi yöntemlerle) fikrinin ve maksadının açığa çıkmasını sağlamak ve o ortaya çıkmadan meydana çıkmamak. Bu sözlerimle birlikte şu hususları da beyan etmek istiyorum. Düşman ne kadar da sevgi ve saygıdan uzak olsa da, biz Müslümanız ve hayatımızın mihengine "sevgi ve saygıyı" yerleştirmeliyiz. Evet, bir toplumun güçlü ve zinde olmasının en temel zemini "sevgi ve saygı" üzere kurulmuş olmasıdır. İnsanlık sevgiyle ve saygıyla yaşar. Ne ekmekle, ne suyla, ne de başka bir şeyle yaşar. İnsan yalnızca sevgiyle ve merhametle yaşar. Bunu bu yazının bu noktasında, burada hassaten hatırlatmak şarttır ki, insanlar ister sade vatandaş, isterse yetkili vatandaş olsun, davranışlarında, hareketlerinde her daim sevgiyi ve saygıyı esas alsınlar. Sanatçılar da, hatta sanatçı bozuntuları da "sevgiyi ve saygıyı" esas alsınlar. Burada hassaten ve üstüne basa basa şunu da belirtiyorum. Toplumlar ve Devletler için ekonomiden ve kalkınmadan daha önemlisi sevgi ve saygı kültürünü her yere hakim kılmaktır. Elbette, asıl görev ailelere düşüyor: "Aileler çocuklarına öncelikle sevgi ve sayı eğitimi vermelidir." "Herkesi sevmek ve herkesi saymak temel anlayış olmalıdır." Bu temel anlayış verilemiyorsa ve bu esas anlayış çocuklara öğretilemiyorsa, en azından, "asgari bir şart olarak, bu yazımın başlığındaki husus ailelerde temel alınmalıdır." O da çocuklarımıza "sevgide özgür, ancak saygıda mecbur olduklarını" zihinlerine ve ruhlarına yerleştirmektir. Ancak, bu hakikate rağmen, maalesef, bu toplumda ne sevgi, ne de saygı kaldı. Her şey, güç, kudret, para, servet ve Dünya malı oldu, her şey menfaat oldu. Ne sevgi kaldı, ne saygı kaldı. Allah (cc) yâr ve yardımcımız olsun. Tüm insanlığa yazımın başlığındaki gibi tekrar sesleniyorum: "S evgide özgürsün, ancak saygıda mecbursun."

28 Haziran 2026 10:07

Köşe Yazarı

Amaca Giderken Her Yol Meşru Mu?

Soru bu: "Amaca giderken her yol meşru mu?" Bu soruya benim cevabım elbette bellidir. O da bir Mü'mine yakışan cevaptır: "Amaca giderken her yol meşru değildir." Bir kişi hedefine ancak meşru ve doğru olan yollardan gitmelidir. Gel gör ki, bazılarınca "amaca giderken her yol meşrudur" kuralı ana kuraldır ve adamların hayatlarının mihenginde bu bakış açısı vardır. Şimdi burada 1469-1527 yılları arasında İtalya'da yaşamış bir felsefeciden, Niccolò Machiavelli'den bahsedelim. İtalyan Rönesans dönemi siyaset felsefecisi Niccolò Machiavelli, "Prens" isimli eserinde, bir kralın ya da hükümdarın Devleti korumak ve başarılı olmak için ahlaki veya dini kurallara bağlı kalmak zorunda olmadığını, gerekirse acımasız ve aldatıcı olabileceğini savunur. Siyasetçisi, gazetecisi, bürokratı, esnafı, tüccarı, iş adamı, sporcusu, velhasıl birçok meslekte "amaca giderken her yol mubahtır" fikrinin yansıması görülmektedir. Yanlışı başkası yaparsa "tu tu, ka ka", ancak kendileri yaparsa "yaşa yaşa" anlayışında olan milyonlarca kişi var bu Ülkede. " Yaşamak için yemek" fikrini unuttu insanlar. Tek dayanağım sensin Allah'ım, "tutmazsam düşüyorum." Tek sığınağım sensin Allah'ım, "sığınmazsam üşüyorum." Yazımın bütününde ve özel olarak da şiirimde beyan ettiğim üzere, "amaca giderken her yol meşrudur" fikri yanlıştır ve bir Mü'mine, Müslümana yakışmaz. Son söz: "Bir Ülkede meslek mensuplarına duyulan güven altlarda ise, o Ülke güvensizdir ve o Ülkenin insanları bu nedenle mutsuzdur."

22 Haziran 2026 11:31

Köşe Yazarı

İlahiyat Profesörü Mehmet Okuyan'a Bir Cevap

Mesela, bundan birkaç sene önceki yazımın başlığı şöyledir: "Hayrettin Karaman'ın Son Yazısında 3 Olumsuz / 4 Olumlu Nokta." Evet, bu köşe yazarı Kardeşiniz, İlahiyat Profesörlerinden görüş ve fikirlerini beğendiğini ya da beğenmediğini açıkça beyan eden bir karaktere sahiptir. Sırf İlahiyat Profesörleri değil, tüm fikir ehli için tavrım budur. Tabi hassaten şunu belirterek bunu ifade ediyorum, "Dinimiz İslam'ın temelindeki fikir ve görüşler üzerinde" görüş ve düşüncelerimi açıklar ve gerekirse münazara içinde olurun. Elbette ki, "Dinimiz İslam'ın temelindeki fikir ve görüşler üzerinde" söz hakkımız olmalıdır. Profesör Dr. Mehmet Okuyan, "farz namazlara "sünnet" değil, genel anlamda "nafile" denmesi gerekir" diyor. Biz farz namazları dışında, tüm namazlara "nafile" dersek, zaten bu namazları da "Peygamberimiz nafile namaz diye kılmış, biz de bu namazları "nafile" diye adlandıralım dersek, "sünnet namazları" ortadan kaldırırsak, kendimizi –haşa- Peygamberimiz (asm) konumunda mı göreceğiz? Biz Müslümanlar için Sevgili Peygamberimiz (asm) örnektir ve örnek alınan bir rehberin, yaptığı fiil, beyan ettiği fikir, elbette ki, basit ve sıradan değildir. Biz sünnetleri öyle nafile kapsamında gördüğümüzde, maazallah, İslam'ın Sevgili Peygamberini (asm) bizim de Sevgilimiz ve Önderimizi (asm) sıradan ve basite almış oluruz. Bu İslam'a yöneltilmiş en büyük tehlikedir. (Bu tehlikeye Müslümanları bilerek ve kasten çekenler, Dinen büyük vebal altındadır. Bu tehlikeye Müslümanları bilmeden ve safça çekenler, gaflet içindedir.) Evet, Sevgili Peygamberimiz(asm)in nafile ibadetleri, Sevgili Peygamberimiz (asm) için "nafile"dir. Bizim için sünnettir. Bunu bir kez daha beyan etmeyi önemli buluyorum. (Nafile demek fazladan demektir. Yararlı olan demektir.) Buradan Teheccüd Namazından bahsederek, açıklamalarımıza devam edelim. Dinimizde Teheccüd Namazı var. Teheccüd namazı farz değil, sünnet olarak kılınan bir namazdır. Hatta Sevgili Peygamber Efendimiz (asm) tarafından bize ısrarla tavsiye edildiği ve kendisi tarafından bizzat kılındığı için müekked sünnet (kılınması kuvvetli tavsiye edilen bir sünnet) olarak kabul edilmektedir. Teheccüd Namazı Sevgili Peygamberimiz (asm) açısından nafile bir namazdır. Ancak bizim için nafile değil, Peygamberimiz (asm) kıldığı için sünnettir. Buradan oruç bahsine geçelim. Peygamberimiz (asm) tarafından farz olan oruç dışında tutulan oruçlar, Peygamberimiz açısından nafile ibadettir, bizim açımızdan sünnettir. Buradan bir başka hususa ve önemli bir noktaya işaret edelim. "Sünnet namazları ara sıra kılmayanları ya da sakal sünnetini yerine getirmeyenlere "sünneti terketti" diyoruz. Şimdi Prof. Dr. Mehmet Okuyan'a göre "nafile namazı terketti, nafile bırakılan sakalı terketti mi diyeceğiz?" Diyemeyiz. Ya da bir kişi Sevgili Peygamberimizin (asm) sünneti olan evliliği yerine getirmezse, yani evlenmemişse, o kişi için "nafile ibadet olan evliliği" terk etti mi diyeceğiz. "Bir kişi adet olduğu üzere evlendim derse, adet olur." Ancak bir kişinin niyeti şöyle olursa, "Sevgili Peygamberimiz (asm) evlenmiş, evlilik bir Peygamber sünnetidir. Ben de o nedenle evleniyorum" derse bu ibadet olur.) Konuya bir de şu açıdan bakabiliriz. "Sünnetlerin terki mesuliyet gerektirir. Nafilenin terkinde böyle bir mesuliyet yoktur." (Buna göre siz nasıl sünnet ile nafileyi aynı görürsünüz.) Bir kişinin sünnet olan namazı ya da sakal bırakmayı terk etmesi, vicdani bir mesuliyet gerektirir. Her Müslüman, "ben de evleneyim ve bu toplum için hayırlı evlatlar ve nesiller yetiştireyim" düşüncesinde olacak. Yani sünnet namazları "nafile ibadetlerden saymak" yanlıştır.

20 Haziran 2026 18:13

Köşe Yazarı

Âşk-ı Mecazi'den Âşk-ı Hakiki'ye

Hazreti Mevlana bir gün kendisine, Dergaha Derviş olmak için geldiğini söyleyen birine "sen hiç âşık oldun mu" diye sormuş. O genç adam şöyle cevap vermiş: "Ben hiç âşık olmadım." Bunun üzerine Hazreti Mevlana şöyle söylemiş o gence, "git önce âşık ol, sonra gel." Evet, önce kula yönelik âşk ve sevgiden sonra ilahi âşka, yani Hakiki Âşka geçildiğinde bu daha sağlam ve daha makbuldür. " Mecnûn'a sordular Leylâ nic'oldu. Leylâ gitti adı dillerde kaldı. Benim gönlüm şimdi bir Leylâ buldu. Yürü Leylâ ki ben Mevlâ'yı buldum. Leylâ Leylâ derken Allah'ı buldum." Bu şair yazar Ahmet Sandal da aşağıdaki şiirinde aynı hâli yaşamış ve anlatmıştır. Ancak yaş ilerledikçe artık mü'min bir insanda Âşk-ı Mecazi biter ve yerini Aşk-ı Hakiki alır. Âşk-ı Hakiki Allah (cc) aşkıdır. Hayran ı m do ğ ruya ve ger ç e ğ e. D ö n ü p de bakmam, haine, al ç a ğ a. G ö n ü l vermi ş im ben bir ç i ç e ğ e. Ben seni sevdim g ü ller i ç inde. Âşı k, a ş k ı i ç in da ğ lar a ş an. Hep sevgili pe ş inde ko ş an. Ş airdim, belki ç ok konu ş an. Ben seni sevdim g ü ller i ç inde. Bir zamanlar ben de gen ç tim. Art ı k A ş k- ı Mecazi' den ge ç tim. En g ü zeli, A ş k- ı Hakiki' yi se ç tim. Ben Allah'ı sevdim g ü nler i ç inde.

15 Haziran 2026 14:14

Köşe Yazarı

Sevginin Yansıması: İlgi, Emek, İyilik Ve Dostluk

Ünlü Kırgız Roman Yazarı Cengiz Aytmatov'un "Selvi Boylum / Al Yazmalım" isimli kitabında Yazar "Neydi Sevgi?" diye sorar ve bu soruya şöyle cevap verir: "Sevgi ilgiydi. Sevgi iyilikti. Sevgi emekti. Sevgi dostluktu." Bu roman Ülkemizde bir film olarak da sahnelere yansımış, aynı adlı filmde, roman kahramanı "Neydi Sevgi?" diye sormuştu. Filmin en önemli sahnesinde filmin baş rol oyuncusu kadın, yani Türkan Şoray, "Neydi Sevgi" diye sormaktadır. Evet, o filmde ve romanda, çocuk 10 yaşlarındayken babası olacak genç adamın tekrar çıkıp gelmesi ve film kahramanı kadının ikilemde kalması işlenir. Bu sahne üzerine kurulu o filmde, filmin baş rol oyuncusu sorar: "Neydi Sevgi?" Ve şöyle cevap verir: "Sevgi ilgiydi. Sevgi iyilikti. Sevgi emekti. Sevgi dostluktu." Bu cevapla birlikte tercihini kendilerine ilgi gösteren, iyilik yapan, emek veren ve dostça davranan yaşlı adamdan (filmde Ahmet Mekin'den) yana yapar. Gerçek şu ki, " bir insanın, erkek ya da kadın olsun, bir çocuğunun biyolojik babası ya da annesi olması, eğer o çocuğa, doğduktan sonra emek vermemişse, ilgi göstermemişse, dostluk ve iyilik yapmamışsa çok da anlamlı değildir." Buradan yola çıkarak ifade edebiliriz ki, bir kişi "seviyorum" demekle sevmiş olmuyor. Sevginin yansıması yoksa, sevgi de yoktur. Şiirden sonra " bu toplumu en çok sevenler, onun için en çok çalışanlardır" diyeceğiz. Sevgi iki hece, beş harf, dilde, sözde. Yanmak sevgiyle, hem gündüz, hem gece. Evet, bu şiirden sonra bu toplumun içinde yaşayıp da toplum için çalışmayan, fedakarlık yapmayan, toplumun dertleri ile hemhal olmayan, bencilce davranan, "bir yazlık evim olsun, denize bakayım keyif çatayım" diye basit bir maksat taşıyan yalnızca ev, para pul, servet peşinde koşan bencil mahlukları eleştireceğim. Ancak bu toplumdaki insanların büyük çoğunluğu, "ben bu toplum için ne yapabilirim" diye düşünmüyor. 2025 yılında kurduğumuz İnsan Kitap ve Toplum Araştırmaları Derneği ile çıkarttığımız İKTA Dergisi bunun en büyük yansımasıdır. Sevgiyle konuşuyoruz.

13 Haziran 2026 14:58

Köşe Yazarı

İsrail'in Ömrü Meselesi

Hikmet, hayata ve olaylara "kalpteki göz" ile bakar. " Melekler: (Ey Rabbim!) "Seni tesbih ve her türlü noksanlıktan tenzîh ederiz! Elbette her şeyi hakkıyla bilen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olan ancak sensin!" dediler." (Bakara Suresi, 32) Bizim de temel mihenk noktamız budur. Şimdi bu yazının başlığı "İsrail'in Ömrü Meselesi'dir." Bu yazıya doğrudan doğruya bazı ikazlar ve tavsiyeler ile başladık. Evet bazı şeyleri akılla açıklayamazsınız. Kuran-ı Kerim'de Talut Kıssası anlatılırken şu beyana yer verilir: " Allah'a kavuşacaklarını umanlar ise, "Nice az birlik vardır ki, Allah'ın izniyle sayıca çok birliği yenmişlerdir, Allah sabredenlerle beraberdir" dediler. " (Bakara Suresi, 249) İşin özü budur ve bu durum aklın anlayayacağı bir şey değildir. Yalnızca "hikmet" ile açıklanır. Hikmet, "aklın anlayamayacağı ilahi kuvvettir." Tarihte akılla açıklanamayacak siyasi ve askeri başarıların meydana gelmesi, gelecekte de akılla açıklayamayacak siyasi ve askeri başarıların bir işaretidir. Bu bakış açısıyla haykırıyorum: " İsrail yerle bir edilecek, Kudüs özgür olacak ve Roma fethedilecek." (Allahu alem bu fetih manevi bir fetih manasına da gelebilir. Bu gerçeğin yanında bir de "Roma fethedilecek" diye bir müjde verdim ki, bu İsrail'in yok edilmesi ile ilgili değildir. O Hadis-i Şerif mealen şöyledir: "Allah Teàlâ Hazretleri mü'min kullarına tesbihle, tekbirle; Sübhànallàh diyerek, Allàhu ekber diyerek, el-Kostantîniyyetir-Rûmiyye'yi açmadıkça, fethini nasib etmedikçe kıyamet kopmaz." Evet, Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed (asm) İstanbul'un fethini müjdelediği gibi Roma'nın fethini de müjdeliyor. Tekrar esas konumuza dönecek olursak, İsrail'in ömrü bugünden itibaren (1 Haziran 2026'dan itibaren) en fazla 700 gündür. 2028 yılının ortasına doğru olan bir günü Mayıs Ayını herkes beklesin. " Allah'ın yardımı ve fetih geldiğinde ve insanların fevc fevc Allah'ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O'ndan bağışlama dile. Çünkü O tövbeleri çok kabul edendir."

02 Haziran 2026 07:30

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Köşe Yazarı

Bir Kurban Bayramı Düşünceleri

Biz Müslümanlar tarafından Hicrî takvime göre Zilhicce ayının 10. gününden itibaren dört gün boyunca kutlanan dinî bir bayramdır. Kurban Bayramı aynı zamanda Hac Bayramıdır. Şartlarını yerine getiren Müslümanlar, Kurban Bayramı günlerinde, Mekke ve Kabe'de ihrama girmek, Arafat vakfesi yapmak ve Ziyaret tavafı (Kâbe etrafında tavaf etmek) ile Hacı olurlar. (Hac vakti, arefe ve bayram günleri olmak üzere, 5 gündür) Kurban Bayramı vaktindeyiz, elhamdülillah. Müslüman ancak Allah'a olan inancı uğruna bir şeylerden vazgeçmeyi göze aldığında ve Dünya'daki bazı şeyleri kurban etmeye hazır olduğunda ve Allah'a sadakatle bağlandığında Müslümandır. "Kurban" kelimesi sözlükte "yaklaşmak" ve "Allah'a yakınlaşmaya vesile olan şey" anlamlarına gelir. O kişinin talebini yerine getirerek, "ben bu kişiye böyle yardım ederek Allah'a yaklaşmak için imkan bulayım" dediğiniz andan itibaren ibadet içindesiniz ve Allah'a yaklaşmış oldunuz. Bir Müslüman, kazanç elde etme ve çalışma sırasında şöyle düşünürse, "ben böyle bir şekilde Allah'ım bana emanet ettiği Bu aileyi koruyorum. Eşime ve çocuklarıma helal kazanç getiriyorum. Böyle çalışarak onların rızıklarını temin ediyorum" dediği anda Allah'a yaklaşmak için bir yol bulmuştur. Allah'a yakınlaşmada son bir örnek, Allah için savaş ve cihadtır. Bir Müslüman cihada yani Allah için savaşa çağırıldığında "benim bu canım zaten Allah tarafından bana verildi. Bu can Allah'a feda olsun" dediği anda Allah'a yaklaşmanın en zirvesinde ve o zirvede Allah ile yan yanadır. Yüce Allah (cc) Sevgili Rabbim (cc) bizleri kendisine yaklaştıracak yakınlaştıracak amellerle ve niyetlerle, her daim ve son nefesimize dek hemhal eylesin. Mesela bir kişi aynı namaz hareketleri gibi günde beş vakit ve hatta tam da namaz vakti girdiğinde kıyam, rüku ve secde hareketlerini yapsa ve "ben bunu ibadet için değil, bedenimin sağlığı için, spor için yapıyorum" derse o hareketler ibadet olmaz, ancak ibadet niyetiyle namaz hareketleri yaparsa ibadet olur. Bizi kurtaracak tek bir sebep vardır: O da tertemiz bir kâlple Allah'a varmaktır. *"Ancak Allah'ın huzuruna kurtulur!"(Şuara Suresi, 89) Allah vermiş, tertemiz bir kâlp her kuluna. Tertemiz olsun kalpler, tertemiz olsun içler. Yüce Rabbim ibadetlerimizi kabul eylesin.

27 Mayıs 2026 07:30

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Köşe Yazarı

Toplum Mu? Top/lum Mu?

Ünlü Türk Mütefekkir Cemil Meriç der ki; "Yaprak ağaçtan düşünce, rüzgârın oyuncağı olurmuş." Kitapçı Baba der ki; "Bir toplumu özünden ve kökünden kopardıktan sonra istediğin tarafa vur. Çünkü o toplumun bir futbol topundan farkı yoktur." Ah, ah, ah ki ne ah! Bu ah çekişim sırasında Üstadım Mehmet Akif Ersoy ve onun şu mısraları aklıma geldi: "Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz: Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!" Bu toplum, daha doğrusu bu cemiyet, bu Ümmet, bu Millet, maalesef gün geçtikçe özünden, kökünden kopartılmış, oradan oraya sürüklenmiştir. Bu tarihten yani 1826'dan 1839 yılına geldiğimizde, 2. Mahmud ölmüştür. (Bir de Paşa diyorlar ki, bu deyimi sevmediğim için ben Mustafa Reşid diyorum) O mason hain Mustafa Reşid 3 Kasım 1839'da kafasına göre bir ferman çıkartıp adına da Tanzimat diyerek toplumdaki bozulmayı 1826'dan sonra daha da artıracak bir işe imza atmıştır. Tanzimat Fermanı "batıllaşma" fermanıdır. Neticede 1826-2026 ve 200 yılda oldu olanlar. Bu asil ve kutlu toplum, kuruluş yılını 1300 yani Osmanlı Devletinin kuruluşunu esas aldığımızda, 1826 yılında, yani kuruluşundan 526 yıl sonra bir cendereye (o cendere ki cinnettir) sokularak en sonunda 726 yıl sonra bu haldedir. Osmanlı Devletinin 3 dönemi vardır 1-1300-1453 (Kuruluş) 2-1453-1683 (Yükseliş) 3-1683-1923 (Çöküş) Bu toplumun da 3 dönemi vardır. 1300-1453 (Kuruluş) 2-1453-1826 (Yükseliş) 3-1826-2026 (Çöküş) İnşallah, bu çöküş bu yıldan itibaren son bulacak ve tekrar yükseliş başlayacaktır. "Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah'a inanırsınız." (Al-i İmran Suresi, 110) Bu ayette geçen "Siz" tanımı içinde olmak mühim. Buradaki "Siz" tanımı içinde ne kadar insan varsa, o kadar Müslüman vardır Dünya'da.

25 Mayıs 2026 07:30

Köşe Yazarı

Bu Ülkenin Kadim Ve Değişmez Gerçeği: Deprem

Bu yazıyı kaleme aldığım saatlerden birkaç saat önce Ülkemizde yine deprem oldu. Tabi bu Ülkede ve Ülkemizin dışında da Dünya'da her gün irili-ufaklı, büyük-küçük onlarca deprem oluyor. Ancak ben deprem dediğimde elbette şiddeti 5'i geçen ve korku ve panik oluşturan depremlerden bahsediyorum. Bugün Malatya İli Battalgazi İlçesi merkezli ve 5.6. şiddetinde bir deprem ile saat 9:00 sularından sarsıldık. Bu son deprem de korkuttu. Deprem denildiğinde, daha doğrusu büyük deprem denildiğinde bizim bizzat yaşadığımız iki büyük deprem akla gelir. Birincisi 1999 Marmara 17 Ağustos ve ikincisi 2023 Kahramanmaraş 6 Şubat Depremleri. Daha da eskiden 1930-1940 yılları arasında Erzincan, Muş Varto, Karlıova Bingöl depremleri de çok can kaybına neden olmuştur. Osmanlı Döneminde 1509 yılında İstanbul'da, 1688 yılında İzmir'de, 1855 yılında Bursa'da, 1859 yılında Erzurum'da ve 1894 yılında İzmit'te depremler olduğu binlerce kişinin öldüğü kayıtlardadır. Deprem bu Ülkenin kadim gerçeğidir. Varlığının üzerinden uzun zaman geçen şeylere "kadim" denilir. Mesela "biz bu Ülkede kadim bir medeniyete sahibiz diyorsa bir kişi, öncesi bilinmeyecek derecede çok eski bir medeniyete sahip olduğu" anlaşılır. Biz de bu Ülkede depremler kadim bir gerçektir diyorsak, "Hitit, Asur, Sümer, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı'dan bu yana ve Cumhuriyet döneminde bu gerçek mevcuttur ve değişmez bir gerçektir" demek istiyoruz. Ben bu başarımızdan dolayı İnsan Kitap ve Toplum Araştırmaları Derneği Başkanı olarak Devletimizin en üst yetkililerini resmi yazıyla kutladım ve İKTA Dergimizin depreme ayrılan Şubat sayısında da Deprem sonrası başarılarından dolayı yetkilileri tebrik ettim. O tebrik mesajım aynen şöyle: Asrın Felaketi olarak da adlandırılan 6 Şubat Kahramanmaraş Depreminin ardından deprem bölgesinde 455 bin 357 ev ve iş yerlerinin kısa sürede yapılarak Hak Sahiplerine teslim edilmesinden dolayı Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere emeği geçen herkese, Bakanından Milletvekiline, Valisinden Belediye Başkanına, Mühendisinden Memuruna, Ustasından İşçisine, Müteahhidinden Bekçisine kadar herkese ayrı ayrı teşekkür ediyor, bu çalışmaların hepsinin Kutlu Ecdadımız Şeyh Edebali'nin Devletimizin Kurucusu Osman Bey'e seslenişi "İnsanı Yaşat ki Devlet Yaşasın" öğüdünün birer yansıması olarak görüyorum. Ahmet SANDAL, İnsan Kitap ve Toplum Araştırmaları Derneği Başkanı" Mesajım noktası virgülüne kadar böyle. 1-Bu Ülkede deprem gerçeği kadim ve değişmez bir gerçek olduğu halde, depremlerde dayanışma ve yardımlaşma içerisinde oluyoruz ve deprem yaralarını sarıyoruz ancak ardından unutup, çok da ciddi tedbirler almıyoruz. Adamlar depremin şiddeti 10 da olsa, 9'da olsa, depreme hazırlar.

21 Mayıs 2026 07:30

Köşe Yazarı

Belediyeler Kapatılmalı Mı?

Bundan 10, 20, 30 yıl önce böyle bir başlık atsaydım ve "Belediyeler Kapatılsın mı" diye sorsaydım, hiç hoş karşılanmazdım. "Sözüm Meclisten dışarı." Ben tüm Belediyeleri suçlamıyorum. Biz bir genelleme yaparak yazıya girdik ama, "genellemeler yanlıştır, bu sözüm de yanlıştır". Neyse genellemeler yapmayalım ve "Bazı Belediyeleri olumsuzluklarla, usulsüzlüklerle ve yolsuzluklara eş" görelim. Ne kadar genelleme yapmasak da şu bir gerçek: "Gün geçmiyor ki, Belediyelerden bir yolsuzluk, usulsüzlük ve olumsuzluk haberi gelmesin." Ruhsatlardan, inşaat izinlerinden, imar işlerinden, alım-satımdan, konserlerden, kitap basımlarından, hediye ve temsil giderlerinden, belediyeye adam sokmadan ve benzeri işlerden dolayı Belediyelerin karneleri zayıf. Bu saydığım ve saymadığım Belediye imtiyazları ile Belediye görevleri gerekçe gösterilerek, "insanları kıs boğmada, köşeye sıkıştırmada yani zorda bırakarak" haksız para temin etme durumları Belediyelerde yaygındır. Belediyeler için söylenir: "O şu kadar para istedi, şu kadar para yedi, o şu kadar parayı götürdü." Şimdi ben burada son bir yıldan fazladır Ülkemizin gündemini işgal eden türlü türlü Belediye yolsuzluklarını ve usulsüzlüklerini ve yargılamaları, resmi iddianameleri burada gündeme getirmeyeyim. Daha dün bir Ünlü Gazetecinin (ismini de vereyim, Zafer Şahin'in) sosyal medya X Twitter paylaşımını sizle ben de paylaşayım: "Filanca filanca Belediyesi Özel Kalem Müdürü'nün eviymiş! Her türlü yolsuzluğa, hırsızlığa, istismara açık "Belediye sistemi" acilen değiştirilmeli… Belediyelere sıradan insanlar olarak gelip İngiliz Kraliyet ailesine mensup Lordlar gibi yaşıyorlar. Yazık bu milletin vergisine, emeğine…" (Bu arada, Gazeteci Zafer Şahin açıkça hangi Belediye Başkanının Özel Kalem Müdürü olduğunu açık açık yazmış, ben yazmayayım. Hatta bir de resim paylaşarak saltanat süren o Özel Kalem Müdürünün bir yemyeşil arazi içerisindeki malikane türü çiftliğinin resmine de paylaşımında yer vermiş.) Ben de bunu X'te Twitter'da okuyunca şöyle bir paylaşım yaptım: " Belediyeler kapatılmalı mı? Böyle Belediye Kanunu, böyle Belediye yönetimleri olacağına kapatılsın daha iyi. Krallar dahi bazı Belediye Başkanları ve oradaki yetkililerden daha fazla saltanat sürmedi. Milletin parasıyla saltanat sürenin ta...." Benim paylaşımım bu kadar. 8- Belediyelerin kapatılması doğru değil. Şöyle bir laf uydurmuşlar: "Belediyeler bir adam asamaz, bir de para basamaz. Her şeye yetkilidir." Bu ne demek ya! Bundan 10 yıl kadar önceydi. Belediye çalışanları Belediye Başkanlarına sanki uzaydan gelmiş bir yaratık, "üst bir mahluk" gibi bakıyor. Yerlere kadar eğilmeler, saygı gösterirken "sayın Başkan sayın Başkan" diye yeri-göğü inletmeler, adamı görünce kapıyı açmak için koşturmalar, hazır ol vasiyetine geçmeler, her dediğine "olur Efendim" diye cevap vermeler. O günkü Belediye ziyaretimde, "bu kadar da fazla" demiştim. Evet, adeta "Kral gibi görülen Belediye Başkanları" artık yolsuzluk ve usulsüzlüklerle eş görülüyor. Bu kadar yazdık, söyledik, ancak asıl soruya, yani başlıktaki "Belediyeler Kapatılmalı mı?" sorusuna cevap vermedim.

18 Mayıs 2026 07:30

Köşe Yazarı

Bu Toplumu H/ata Sözleriyle Uyuttular

Toplum mühendisliği, "bir metalin belirli şekle sokulması için teknik elemanlar tarafından makineden (tornadan) geçirilmesi gibi, bir heykeltıraşın bir mermeri yontması gibi, bir marangozun bir ahşabı hızarda biçimlendirmesi gibi, bir plastiğin sıcak kazanlarda eritilmesi gibi ve bilumum maddi varlıkların çeşitli işlemlerle şekillendirmesi gibi, toplumdaki fertlerin belirli düşünce kalıplarına sokulması için gerçekleştirilen sosyolojik, psikolojik ve diğer metodolojik çalışmaların tamamına toplum mühendisliği denir." Yani esasta yapılan işin çok farkı yok. Evet, toplum mühendisleri, toplumları zaman içinde belirli sözlerle adeta ruhlarına, "yavaş yavaş bir zehir enjekte eder gibi" zehirlediler, "bir uyuşturucu ilaç verir gibi" uyuttular. Biz zavallı, acınası hale getirilmiş bir toplumuz. 7-Dünya'da mekan, Ahirette iman. 9-Bal tutan parmağını yalar. 13-Altta kalanın canı çıksın. 14-Azıcık aşım, kaygısız başım. 15-Almadan vermek Allah'a mahsustur. 16-Saldım çayıra, Mevlam kayıra. 17-Al gülüm, ver gülüm. 20-Paran varsa dostun var. Ben 20 yanlış atasözü karşısında 20 olumsuzluğu da (sorunu) yazayım da düşündürücü olsun. Bu toplumda görülen 20 sorun (olumsuzluk): 1-Gençlerimizin boşlukta olması. (Mutluluğu yüceltmek) 13-Tarihine sırt çevirmek. (Toplumda biz adam olmayız anlayışı) 15-Açık-saçıklık. (Kitapsız bir toplum) 19-Tahammülsüzlük. (Hoşgörüsüz toplum, gergin insanlar) 20-Tembellik. (Çalışmamak, aylaklık) Evet, 20 atasözü diye yutturulan ve ya da asıl mecrası dışında bir anlam ile toplumun zihnine yanlış bir şekilde yerleştirilen atasözleri ile bu toplum bu hale, yani bu zavallı ve acınası hale getirildi. Bakın, öyle hissiz ve uyutulmuş bir toplumuz ki, 20 olumsuzluk, sorun sıraladım bu yazıda.

13 Mayıs 2026 07:30

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha