
Gündem "Lahey'de alınan kararlar", "Ukrayna" ve "ABD ile ilişkiler" gibi görünse de, asıl konu NATO'nun dönüşümü olacaktır. Yoksa "eşik" olarak tanımlanmazdı. Konu sadece NATO 2.0'dan, NATO 3.0'a geçiş gibi doğrusal olarak açıklanamaz. İstanbul toplantısında güçlü, özgüvenli bir Avrupa, dünyayı tek başına dizayn eden bir ABD ve görevlerini yerine getirdiği için takdir bekleyen bir doğu kanadı ülkesi olarak ev sahibi Türkiye vardı. Bugün kafası karışmış bir Avrupa, kendisini tehdit altında gören tedirgin bir ABD ve uzak/yakın bölgesindeki her ülkeyle güvene dayalı ilişki kurabilen, özgüveni yüksek bir ev sahibi Türkiye var. Belki de NATO'nun 32 üyeli son toplantısı olacak olan Ankara zirvesinin sert geçeceği açık. NATO'da Türkiye'ye muhtaç, AB'de Türkiye'den kaçan çelişkili bir Avrupa var. Ortadoğu ve Asya'da Türkiye'ye muhtaç, Yunanistan ve GKRY üzerinden Türkiye'yi kuşatmaya çalışan çelişkili bir ABD var. Kırılma anlarında dünyayı dizayn etme işlevini yerine getiren Brooking Enstitüsü'nün 2025 raporunda NATO'nun "en geniş sınırlarına dayandığı" ve "Ortadoğu'da yeni bir güvenlik mimarisinin oluşturulması gerektiği" notu unutulmasın. Türkiye'nin, her koşulda, her yerde barışı savunan dünya görüşü, ABD için Ortadoğu'nun ve Avrasya'nın merkezindeki konumu, Avrupa'nın güvenlik sigortası, dünyanın geri kalanının güven adası, NATO'nun tehdit gördüğü ülkelerin arkadan iş çevirmeyen güvenilir ortağı olması, önemini en üst düzeye taşıyor. "NATO bize de gelse" duygusu: Ankara'da iki büyük alanda yoğunluk var: Güvenlik duvarının yükseltilmesi ve kenti iyileştirme. Diğer şehirlerden dostlar, "Keşke NATO bize de gelse" diyorlar.
Kaynak: Milliyet
05 Temmuz 2026 08:36
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Duygulara Teslimiz
Bu köşedeki yazılarımın büyük kısmını, 21. Yüzyılı anlama çabaları oluşturuyor. Katı her şeyin, mesela kurumların, ilkelerin, etik değerlerin aşındığını, tartışmaya açıldığını Berman açıklarken, sıvılaşan her şeyin ilgi gördüğünü,"akışkanlık" kavramıyla Bauman anlatıyor. Akışkanlık ve değişkenlik birbirinden beslenen iki büyük kolondan ilerliyor: "Duygusal dönüşümler" ve "dijital teknoloji". Duygusal dönüşüm, bir duygudan diğerine geçişin ötesinde "duygulanma"dan"duygulanım"a geçiş olarak yaşanıyor. "Duygulanma" zamanı, mekânı olan bir durumken, "duygulanım" akışta, duygudan duyguya geçen bir içerik çıktısı olarak dijital bir ekonomi oluşturuyor. Kötülüğün, şiddetin pornografisinden beslenen sinema, sosyal medya, dijital platformlar dozu sürekli artırıyor. 21.Yüzyıla takık hoca olunca, NATO'nun Ankara zirvesi hazırlıkları sürerken iletişimsel ayrıntılarda uyarma zorunluluğu hissediyorum; Bir, içtenliğin yükselen değer olduğu günlerde, kasıntı bir program yapmaktan kaçınmak gerek. Dört, protesto gösterilerinin yasaklanması "demokratik ülke" algısına zarar verir. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın "kültür" ayağında önemli bir düzenleme yapıldı, sinema biletlerinde belirli kesimler için %40'a varan indirim uygulamasına geçildi. "Kadir İnanır gibi bakmak", "Kadir İnanır gibi gülmek" ve daha pek çok kriteri o belirledi. 2010 yılında tanışmıştık, Antalya Film Festivali'nde.
28 Haziran 2026 10:00


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Yeni Parti Tutar Mı?
Herakleitos, "Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz, zira ne nehir aynıdır ne de siz" cümlesini, "Yeryüzünde durağan hiçbir şey yoktur, her şey devinim halindedir" görüşüne dayandırıyordu. Zaman 2500 yıl önceydi. Bir, "CHP'de siyaset üretmenin yolları tıkandı bu durum, yeni bir partiyle aşılabilir. Seçmen ilgisi de yeni partiyi destekleyecek görünüyor. "İki, "Saadet Partisi'nden ayrılan AK Parti, yıllardır iktidar olduğuna göre biz de başarabiliriz. "İlk gerekçeye bakalım. "Bilinçli seçmen" yerini, algoritmaların ardından giden seçmene bırakalı epeyce oldu. İkinci gerekçeye bakalım. AK Parti, "ümmetçi milli görüş"ü savunan Refah- Fazilet- Saadet çizgisinden ayrılarak "muhafazakâr demokrasi"ye geçmiş, "Milli görüş gömleğini çıkardık" sözüyle sembolize olan bir ayrım/kopuş ortaya koymuştu. Ana gövdeden ayrılmamış, Fazilet kapatılınca kendi yoluna gitmiş, iki güçlü kolon üzerine kurulmuştu: "Güçlü bir lider" ve yerleşik düzene meydan okuyan bir "dava." Nehir hızlı aktığında, insan tutunmak için kaya parçası gibi sabit bir şey arar. Zira "daima", ilkeler dünyasına ait bir sözcüktür, duygular dünyasına değil. Hem futbolcuların duygu durumu, hem de Montella'nın açıklamalarında "kaos" vurgusu sonucun ipucunu veriyordu. Babalar günü: Benim babam dünyanın en güçlü babasıydı.
21 Haziran 2026 11:57

Kılıçdaroğlu… Hep Mi Kriz?
Butlan sonrası konuşmaları, kendisinin de durumun farkında olduğunun işaretiyse, bir hatırlatma yapmamın zamanı; 16 yıl önce. CHP'nin "ulusalcı"larıyla kavga çıkarmış, seçilmesinden altı ay sonra olağanüstü kurultaya gitme kararı vermişti. Meşhur 12. kattaydık. Okurlarımın "CHP bu hataları nasıl yapar, lütfen Kemal Beyi uyarın" mesajlarıyla dolu klasörü, Kemal Beyin önüne bırakmıştım. "CHP'yi sağa, sola genişletmek istiyor olabilirsiniz. Bunu yapabilmenizin tek koşulu önce CHP seçmenine güven vermeniz" dedim, cevap vermedi, devam ettim: "CHP seçmeni kuruluş değerlerine sahip çıkılsın, Mustafa Kemal'e tam bağlılık ve tam bağımsızlık ister. Kurultayda bu ilkelere bağlılığınızı görsel ve sözel olarak göstermelisiniz." Dinledi. "CHP tabanına güven vermeden CHP'yi yönetemezsiniz" dedim, yorum yapmadı. Onlarca "CHP ve dava" yazısı yazmış olsam da bugünlerde okurlarım yine beni zorluyorlar. Bu kez 12. kattan değil, bu köşeden yazayım. CHP tabanının, Kılıçdaroğlu'nun "dava"ya ihanet ettiğine dair algısı, güvensizliği görülüyor. 16 yıl önce söylediklerim bugün de aynen geçerli. İletişim notu: "And" ve "with" NATO'nun Ankara'da toplanması, ülkemize iletişim yönetimi için fırsat sunuyor. 32 üyeli son toplantı olacağını düşündüğüm zirvede, "Yurtta barış, dünyada barış"ın yanı sıra, değişen dünyada Türkiye'nin konumunu yeni bir konseptle sunmak gerekiyor. Uluslararası iletişimde kullanılan İngilizcenin bağlaçlarından yararlanarak Türkiye'nin küresel ilişkilere "and"le değil, "with"le bağlı olduğunun altı çizilmeli.
14 Haziran 2026 08:23

Kupadan Nato'ya: İletişimi Düşünmek
Türkiye önümüzdeki bir ay, hatta sonrasında da üzerinde çok konuşulacak iki dev organizasyonun tam merkezinde yer alıyor; Dünyanın en büyük, en tartışmalı zirvesi NATO, Ankara'da toplanıyor ve 24 yıl aradan sonra Dünya Kupası'na katılıyoruz." Biliyorsunuz durum analizi yaparken iki mihenk noktam var; İletişim boyutundan bakmak ve duygu yerine bilgi koymak. Taraf olmadan nesnel bakışla değerlendirme yapanların sayısı hayli azaldı. İki organizasyon da uluslararası kamuoyunun odak noktası. İkisi de gözleri Türkiye'ye çevirecek. Türkiye'yi gündeme taşıyacak. Biri "sert gücü", diğeri "yumuşak gücü" temsil ettikleri için iletişim değerleri tartışılmaz. İkisi de Türkiye algısını güçlendirecek, uluslararası ilişkilerde daha güçlü kavramları sahiplenmeyi sağlayacak fırsatlar sunuyor. Açayım; Dünya Kupasına katılmamız: FİFA Dünya Kupası, ülkeler için büyük bir "soft power" fırsatıdır. Gelişmiş ülkeler bu organizasyona maçlar üzerinden bakmıyor. Müsabakalar, değer ve anlam taşımak için sadece araç. Ve fakat Türkiye Futbol Federasyonu, bu asıl amacı atlayıp konuyu maçlara indirgeyerek büyük bir fırsatı kaçırıyor. Dünya kupasına katılmak "Türkiye markası", dünya çapındaki futbolcularımızın marka değerlerinin öne çıkarılması olarak çerçevelenebilirdi. Çıktığımız her maçta dünyaya iz bırakabilir, dahası dünyayı kucaklayan ülke olabilirdik. Elensek de elesek de turnuvanın akılda ve kalpte kalan tek ülkesi olmayı başarmak hiç de zor değildi. Ve fakat, durumu sadece maçlara indirgeyip bıraktık. Bence hükümet, TFF'den iletişim yönetimi işini alsa iyi olacak. Ankara'daki NATO Zirvesi: Zirve, küreselleşmenin tartışıldığı, bölgemizden başlayarak küresel gerilimin yoğunlaştığı bir ortamda gerçekleşiyor. Trump'ın NATO ülkelerine eleştirisi, Avrupa'daki bazı üslerden askerlerini çekme süreci zirveyi önemli hale getiriyor. Ukrayna'dan başlayıp İran'a uzanan bölgedeki tek istikrarlı ve barış destekçisi ülke olmak, Trump'ın Ankara'ya gelecek olması ve ABD Dışişleri Bakanı Rubio'nun "Muhtemelen NATO tarihindeki en önemli toplantı olacak" açıklaması Türkiye'yi dünya gündeminin ilk maddesi yapacak. Üstelik Trump'ın, Körfez ülkelerinin davet edilmesini istemesiyle, soğuk savaşı başlatan Yalta ve bitiren Malta Konferanslarına benzer biçimde, Ankara'nın da yeni bir değişimin adresi olacağı beklentisi oluştu. Cumhurbaşkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı başta olmak üzere devletin tüm kurumları, bu hiç de kolay olmayan zirvenin hazırlıklarına yoğunlaştı. İletişimci olarak benim kaygım, zirvenin zorluk ve yoğunluğunun, iletişim/ algı yönetimi açısından büyük bir fırsatın geri plana itilme olasılığı. Bu tür organizasyonları üç başlıkta düşünmekte yarar var; Saha organizasyonu, toplantı organizasyonu ve iletişim/algı yönetimi organizasyonu. Dikkatlerin Türkiye'ye döndüğü her ortamı iletişim fırsatı olarak görmek temel yaklaşım olmalı. Bu yaklaşım, mesaj vermekle kalmaz, anlam oluşturmayı öne çıkarır. Geleneksel ve ezber bakış açısı olan yerel değerler ve İslami vurgulardan öte evrensel değerlerin öne çıkması gerek. Türkiye'nin Ortadoğu'ya itilmiş, ayrıksı değil, birleştirici ve vazgeçilmez bir ortak payda olduğunu göstermek için "Yurtta barış, dünyada barış" sloganından daha vurucu bir konsept olamaz. Savaştan korkulan ve bıkılan küresel psikolojik bağlamda, NATO'nun "caydırıcı" niteliği, "savunma iş birliği" niteliğinin önüne geçmeli. Türkiye'nin sadece coğrafyadan değil, insanlık için iyiliğin adresi olmaktan kaynaklanan öneminin zirveye yansıması sağlanmalı. "I am a god" şarkısı: Cumhurbaşkanı başdanışmanı Oktay Saral, Kanye West konserini "yalnızca bir eğlence etkinliği olarak değerlendirmediğini" söyledi, doğruydu. Saral, "I am a god/ Ben bir tanrıyım" şarkısına eşlik edilmesinin üzerinde durdu. Gösteri, kimlik ve sosyo-psikolojik analizler elbette gerekli ancak sorun, çözüm olarak ortaya neyin konulacağında. "İnanç ve medeniyet değerlerine aykırı" olanın karşısına önereceğiniz şey, daha fazla tepki de çekebilir.
07 Haziran 2026 07:12

Siyaseti Güncellemek
Ahmet Taner Kışlalı Hocamızın "Siyaset Bilimine Giriş" dersinde, Duverger'nin "Siyasi Partiler" kitabı zorunluydu. Kitabın kalınlığı gözümüzü korkutmuş, "Tuğla gibi, cinayet silahı olarak kullanılabilir" türü öğrenci geyiklerimize malzeme olmuştu. 20. Yüzyılın ortalarında geçerli bu yaklaşımın bugün geçerliliği tartışılmalıdır. Sürecin siyasi silsilesi gözden geçirilmeli; Bir, özellikle son 15 yıldır CHP'nin kuruluş "dava"sı bir kenara bırakılarak, muhalefet yapma işlevi "Erdoğan karşıtlığı" üzerinden yürütüldü. "Onun yüzünden", "onun başarısızlığı" gibi tanımlarla kişileştirme, örgüt içerisinde düşmanlaştırmaya neden olur. Aldığım cevaplar; "Gelenin gizli gündemi var, gidenin İmamoğlu dışında gündemi yok." "Gelen az konuşur, çok dinler. Giden çok konuşur, az dinler." "Gelen unutmaz, giden hatırlamaz." "Gelen hesapçıdır, giden fırsatçı." "Gelen duygularını gizlemeyi bilir, gidenin her duygusu görünür." "Gelen siyasetin kurdudur, giden siyasetin tilkisi." Bir, CHP'de parti sözcülüğü için Faik Öztrak ve Berhan Şimşek tartışmış. Hem CHP hem de dünya yepyeni sorunlarla, aklı zorlayacak değişimlerle iç içeyken, daha genç, daha dinamik, daha iletişim odaklı, etki gücü yüksek sözcüler gerekirken bu özelliklere hayli uzak kişilerin "sen olacaksın, ben olacağım" tartışmasına girmesi komik mi, acıklı mı bilemedim. İki, gün geçmiyor ki Trump'a benzer bir "şey" görülmesin. Bugün benim doğum günüm: Mayıs'ın 31'inde doğmuşum. Bugüne kadar başardım, yeni yaşımda da dileğim "keşke"siz yaşamayı başarabilmek.
31 Mayıs 2026 07:31

"Mutlak İletişimsizlik"
Mahkeme, CHP için mutlak butlan kararı verdi. Bu köşede, Eylül 2025'te "CHP'nin iki büyük sorunu"nu yazmış, sonraki hafta konuya devam etmiştim. O yazılarda CHP'nin iki sorununun "kuruluş davasından uzaklaşması", "kendi içinde ve halkla iletişimsizliği" olduğunun altını çizmiştim. Bu iki örgütsel sorun CHP'de, "yönetenler" ve "halk" ayrışmasını derinleştirdi. CHP örgütünün, halkla, örgüt üyeleriyle iletişimsizliği öylesine kangrenleşmişti ki, "telefonlarımı açmıyorlar" diye Aydın, Afyon belediye başkanlarını şikâyet eden Özgür Özel, yardımcılığını yaptığı kendinden önceki (ve sonraki) genel başkanın telefonunu açmadı. Bu yazıyı, girişte hatırlattığım yazıdan bir paragrafla bitireyim: "Değişim"i, koltuklara oturanların değişmesi olarak anlamaktan vazgeçen, "dava"sını hatırlayan, kuruluş değerlerini bugünün gerçekleriyle harmanlayan bir CHP istiyor seçmeni. Kuruluş amacı olan "halkın iktidarı" gibi evrensel hedefini unutarak, varlığını kişilerin çıkarlarına indirgeyerek kendi iç kaosuna gömülmüş olması CHP'yi, miyop politikalara hapsediyor. Söylentilere göre, Ekrem'in "Ek"i ile İmamoğlu'nun "İm"i birleştirilmiş. İki, küresel olarak düşmanın nerede olduğu, kimlerle iş birliği yaptığı, tehlikenin her yerden gelebileceği, siperin her yer olabileceği bir dünyada 50 ülkenin katılımıyla gerçekleşen EFES 2026 tatbikatının görkemi gurur verdi. Devlet yönetimi, ülkemizin "dost ve barış adası" algısını oluşturmaya özen gösterirken, Batı hafızasındaki korkuyu uyandıracak olan "Türkler geliyor" şarkısını sahiplenmesi ve Süper Lig şampiyonuna kupayı TFF başkanının vermesi zorunluluğunu kaldırması iletişimsel hatalardır. "Mümkün mü gitmek?" sorusu: Yeni Türkü, o şahane şarkısında sorar: "Gitmek/ Mümkün mü artık gitmek/ Onca yollardan sonra/ Yeniden yollara düşmek…" Bayram geldi, yine yollara düştük.
24 Mayıs 2026 10:56


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Yeni Bir Kavram Önerim Var: 'Teknolojizm'
Ferdi Özbeğen "Bu dünyanın en mutlu çifti biz olmalıyız / İkimize yepyeni bir dünya kurmalıyız" şarkısını söylerken pistteki sevgililer, birbirlerine sokulup dans ediyordu. Aynı şarkı bu kez, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping'in ağzından döküldü: "Dünya ikimize yeter." Karşısında ise antipatik kişi listesinin başındaki Trump vardı ve konunun sevgiyle ilgisi yoktu. Geçen yıl, Ankara Üniversitesi'nde düzenlediğimiz sempozyuma "Isınan Dünyada, Soğuyan İlişkiler" başlığını koyarken kastımız tam da buydu: Artan küresel gerilimlerin yanında gittikçe yalnızlaşan, teknolojinin soğukluğunda unutulan insan ve ilişkileri. Xi'nin, "Savaşmak zorunda değiliz, birlikte yapabiliriz" demesinin de dünya barışıyla zerre ilgisi yoktu. Bell'in 1960'ta, büyük anlatıların sona erdiğini söylediği "ideolojinin sonu" tezinin doğrulandığını düşünenler var. Bana göre bugün, tüm ideolojileri itip yerine konan tek bir makro ideoloji var: "Tekno-ideoloji". Heideger'in, "Teknoloji, canlı/ cansız bütün varlıkları kendi araçları haline getirir" ve Marcuse'nin "İnsan, ihtiyaçları için ürettiği nesnelerin egemenliğine girmiştir" saptamalarını kanıtlar biçimde, özgürleşmek için yola çıkan insan, tekno-köle oldu. Aziz Beyi değiştiren iki şey oldu kanımca; İlki kızı Yaz'ın doğumu, ikincisi de 3 Temmuz sürecindeki tutukluluğu. Atamızın doğum günü: 1936 yılında, İngiltere Kralı kutlamak için resmi yolla Atatürk'ün doğum gününü sorar. Atatürk, "Ben 19 Mayıs'ta, Samsun'a çıktığım gün doğdum" cevabını verir. 19 Mayıs gençlik bayramıdır ama O'nun da doğum günüdür. 19 Mayıs kutlu olsun.
17 Mayıs 2026 11:41

Güvenecek Kimse Yok (Mu?)
En büyük sınavı, yakınlarımız üzerinden veririz. Günümüzde çok yıpranan ve çok ihtiyaç duyulan duygu, "güven" oldu. Geçtiğimiz ay, Galatasaray Üniversitesi'nde "Belirsizlik Çağında Liderlik" konferansında "neden liderler güvenilir olmak zorunda" sorusu üzerinde durduk. Geçen cuma ise Anadolu'nun göbeğinde Sivas'ta, Cumhuriyet Üniversitesi'ndeydim. "Uluslararası Cerrahi Öğrencileri Kongresi"nin açılış konuşmasında "insanın korkularıyla güven arasındaki ilişki"yi anlattım. İlk işim Sivas Kongresi Müzesini ziyaret etmek oldu. Mustafa Kemal'in "kurtuluş mücadelesi"ni başlatırken en önemli duraklarından biri olan, ülkemize karakterini veren, yolunu çizen kararların alındığı o binada, O'nun bu toprakların geleceğine duyduğu güveni derinden hissettim. Bir, Çin'e dair yorum yapanların ülke hakkındaki algıları "ucuz Çin malı" çerçevesinde şekilleniyor. Üç, sosyal medya sürücüsüz taksi deneyimlerini paylaşanlarla dolu. Anneli, annesiz herkesin günü kutlu olsun.
10 Mayıs 2026 07:13

Yaşıyorsan Kanıtla!
Kanıtlanmamış hayat, yaşanmış sayılmıyor. "Geriye bırakılan şey" yaşamışlığın kanıtıydı, anılar da buna dahil. Bugün, ekranlarla kaplanmış bir hayatı yaşarken, var olduğumuzu kanıtlamanın yolu "göstermek"ten geçiyor. Bir süredir "özgürlük" kavramı üzerine yeniden okuyorum. Gösterebilmek için "gören" olması şart. "Gören" varsayımsal bir öteki. İnsan kendisi üzerindeki iktidarını, "öteki"ne bırakıyor. Halbuki Camus'a göre, "Edilgin bir hayat yaşanmış sayılmaz." Bir, göçmenler ülkesinde bir göçmenin seçilmesi onu özel yapmaz. İki, 2025 seçimlerinde kazandığı oy, partisinin bir önceki seçimde aldığı oydan yüzde 17 daha azdı. Mamdani'nin 1915 olayları üzerinden ülkemizi ve Azerbaycan'ı hedef alması, onun sadece şovmen bir cahil olduğunu kanıtlar. "Kim paylaştı, nasıl ortaya çıktı" kıyameti koparıyorlar. "Avrupa tamamlanabilir mi" sorusu: Avrupa Komisyon Başkanı Von der Leyen'in, "Avrupa'nın Rusya, Çin ve Türkiye'nin nüfuzuna girmemesi için bir an önce başarıyla 'tamamlanması' gerektiğini" söylemesi, olup bitenleri analiz etmekten çok uzak olduğunu gösteriyor.
03 Mayıs 2026 07:10

Teknoloji Metal, Kitap Hayat Kokar
Bilgisayar eşittir çağdaşlık anlamı, internetle birlikte dijital eşittir teknoloji oldu. Oysa etimolojik olarak teknoloji, "dijitalle ilgili" anlamını taşımaz. Eski Yunanca "tekhne", Latince "technicus" iş, sanat yapma, alet kullanarak sonuç alma yöntemidir. Teknoloji de en basit tanımıyla "iş üretme sistematiğinin bilimi"dir. Siyasal, küresel tehlikeleri bir yana, dijital kuşatılmaya tepki olarak insan aklı, "doğaya kaçış", "nostalji" gibi gündelik mücadele stratejileri üretti. 2025'te okulları "telefonsuz hava sahası" ilan eden İsveç, şimdi de okullarda "dijital"i yasakladı. Çin'de, Şi Cinping bu hafta okuma seferberliği başlatarak "kitap kokulu bir toplum" hedefini açıkladı. Bir, İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan'ın, Trump'a "Dünya sizin aldatıcı gevezelikleriniz ve yaptıklarınız arasındaki çelişkiye tanıktır" suçlaması, iletişim yönetimi ve güvenilirlik ilişkisini net ortaya koyuyor. İki iletişim tezime karşılık geldi: "Liderlik ulaşılmaz olmakla sempatik olmanın karışımıdır" ve "Cevaplanmayacak soru yoktur, iyi hazırlanmamış insan vardır." Fidan, zihnen iyi hazırlanmıştı. Üç, Adalet Bakanlığı "güvenilirlik" algısında bulunduğu noktadan yukarı çıkmak istiyorsa, Gülistan Doku dosyasını açan savcı Ebru Cansu ile yakaladığı fırsatı doğru değerlendirmeli. Takım olmak (her oyuncunun 11 kişilik oynaması), hedefe inanmak, kazanma tutkusu gibi başarının gerçek anahtarlarını unutturdu.
26 Nisan 2026 10:12

'Odada Fil Var'
Çok severim "odadaki fil" metaforunu. Çalışma, "An Elephan in the Living Room" başlığıyla yayınlanıyor. "Alkol/ madde bağımlılığının sorunların kaynağı olduğu ama kimsenin bu konuyu konuşmadığını" söylüyor. "Sessizlik komplosu", "inkâr mekanizmaları" gibi kavramlar ortaya konuyor. Tam da burada "odadaki fil" çıkıyor karşımıza. Bunun zamanın ruhuyla, "değerler sistemi"nin yerle bir olmasıyla ilgisi var. İki hafta önce bu köşede, İletişim Başkanlığı'nın Stratcom toplantısını değerlendirdiğim yazımı şöyle bitirmiştim: "Türkiye, küresel barış iklimini oluşturmak için çalışmaya kararlı. Sonraki adımın din, dil, ülke ayırt etmeden 'barış için koalisyon güçleri' oluşturulmasına öncülük etmek olması gerekiyor. Üstelik bu amaç için öncülük, ülkemizin karakterine çok uygun." Geçen hafta MHP lideri Bahçeli tam bu çerçevede bir öneride bulundu: "BM öncülüğünde; ABD, Rusya, Çin, Türkiye ve AB'nin katılımıyla bir 'Dünya Barış Konseyi' mekanizmasının derhal hayata geçirilmesi insanlık nam ve hesabına tarihi bir mecburiyettir." "Yurtta barış, dünyada barış" ilkesine sahip olmak ülkemize tarihi, küresel bir misyon yüklüyor. İki, Kerkük'e 102 yıl sonra Türkmen bir valinin seçilmesi, çok sevdiğim o Kerkük deyişini dilime pelesenk yaptı: "Söylesem el incinir, söylemezsem ben." Ziya Gökalp yılı: 2026'nın Ziya Gökalp yılı ilan edildiğini öğrenince aklıma Mustafa Kemal Atatürk'ün, "Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, duygularımın babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp'tir" sözleri geldi.
19 Nisan 2026 11:14

İran Savaşı'ndan Öğrendiklerimiz
"Her şeyi bilme" özgüveni, "öğrenme"yi zül sayan insanlar arasında daha yaygın. İran üzerinden yapılan her açıklama, "stratejik iletişim" olarak açıklanıyor. Araya girip, "strateji değil, taktiksel tavır" deseniz, cahil yaftası yiyebilirsiniz, öyle bir kendinden geçiş. Nobel ödüllü iktisatçı Becker'ın, ekonomideki belirsizliğin akıbetini soranlara verdiği cevap, durumu net ortaya koyuyor: "Kimse bilemez. Ben kesinlikle bilmiyorum." Bir, yıllar içinde kurulan algılar yerle bir oldu. "Güvenliğin teminatı ABD", "İsrail dokunulmaz" algıları yıkıldı. Üç, "vatan" duygusu güçlü ülkelerin, ömrü uzun olur. Sekiz, "Batı akıllı, Doğu akılsız" ön kabulü, ters yüz oldu. İran Savaşı'ndaki açıklamaları, stratejik iletişim sananlara şu basit soruyu sorun: "Sonraki hamleyi öngöremediğiniz ortamda, strateji nasıl kurulur?" Melenia Trump'ın, basın toplantısı düzenleyerek Epstein dosyalarını hatırlatması, biz iletişimciler için "taktiksel ön alma"dır. 2002 konuşuluyor, oysa ilk ikisinin hikâyesi daha güçlü. İlkine 1950'de, İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik durum nedeniyle katılamadık. İkincisine 1954'te, yazı-turayı kazanarak katıldık. "Evdeysen Hüsamettin Beyle sana geliyoruz" dedi. Çağrı, "Asansörde" demesin mi!
12 Nisan 2026 09:28