×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Eğitimde Öldürücü Umut

Geçtiğimiz pazartesi günü gazetemizin Görüşler sayfasında yayınlanan Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdülbaki Değer'in "Öldürücü Umut: Gelecek Aynası ve Yoksulluk Sarmalında Bugün" başlıklı yazısı, içine düştüğümüz ve yıllardır boğazımızı sıkan enflasyonist ortamın yarattığı toplumsal tahribatı ele alıyordu. Nietzsche, Pandora efsanesini yorumlarken umudu "insanın işkencesini uzatan en büyük kötülük" olarak tanımlar. İlk bakışta karamsar görünen bu yaklaşımın hedefinde, insanı harekete geçiren umut değil; onu mevcut acıya razı eden, kurtuluşu sürekli geleceğe erteleten sahte umut vardır. Buna karşılık Alman filozof Ernst Bloch, "Umut İlkesi" adlı eserinde umudu insanı geleceğe taşıyan, henüz gerçekleşmemiş olanı mümkün kılan dönüştürücü bir güç olarak ele alır ve "mesele umudu öğrenmektir" der. Bir tarafta insanı uyuşturan umut, diğer tarafta insanı dönüştüren umut... İnsanları geleceğe hazırlayan umut ile onları bugünün ürettiği sorunlara mahkûm eden umut arasındaki farkı göremediğimizde, umut bir çıkış kapısı olmaktan çıkar, içinde debelendiğimiz düzenin görünmez duvarlarından birine dönüşür. "Daha çok çalışırsan başarırsın." "İyi bir okul kazanırsan hayatın değişir." "Üniversite diploması seni kurtarır." "Bir sınav daha, biraz daha sabır, biraz daha bekle..." Bu cümleler yanlış değildir. Daha da kötüsü, bunu çoğu zaman önemsemiyoruz. Yoksulluk yalnızca gelir eksikliği değildir. Gerçek umut; çocuklara yalnızca diploma vermek değil, beceri kazandırmaktır. Nietzsche'nin korktuğu umut, insanları acıya razı eden umuttu. Çünkü bir ülkenin çocuklarına vadedebileceği en büyük şey umut değildir. Şartlar yoksa umut, içi boş bir teselliye dönüşür. Şartlar varsa umut, gerçeğe dönüşebilecek bir harekete dönüşür.

Şenol Kaluç

Kaynak: Karar

03 Haziran 2026 00:01

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Şenol Kaluç

Dünya Kupası Bize Ne Anlatıyor?

Pek çoğumuzun büyük umutlar beslediği Dünya Kupası'nda maalesef daha ikinci maçta havlu attık ve yine seyirci koltuğuna geri döndük. Müthiş başarılı hocamız, son maçta bize bin galibiyete bedel bir zafer yaşattığını iddia edince aklıma ister istemez bir zamanlar "Bin yıl sürecek" diyerek büyük büyük laflar eden generaller geldi. Turnuva başlamadan önce küçümsenen, "Bu takımların burada ne işi var?" denilen ülkeler futbol tarihine geçecek hikâyeler yazarken biz yine figüran olduk. Çocukluğumuz "şerefli mağlubiyet" masalları dinleyerek geçti. Bugün ise dünya bize bambaşka bir şey söylüyor. Bir zamanlar adını bile duymadığımız Kuraçao... Nüfusu bizim herhangi bir orta ölçekli ilçemiz kadar olan bu ada ülkesi Dünya Kupası'na katılıyor, puan alıyor, Almanya'ya gol atıyor. Biz ise İngiltere'ye gol atabilmek için 93 yıl bekledik. Oysa Cezayir, bir zamanlar Almanya-Avusturya ittifakıyla Dünya Kupası'nın dışına itilmiş bir ülkeydi. Neyse ki içlerinden Arda, onurlu bir duruş sergileyerek "Biz bu işi beceremedik. Ne deseniz haklısınız" diyebildi. Resmî açıklamalara göre, adeta kapıdan geçenin alındığı bu turnuvaya katılabildikleri için futbolcularımıza 14+2 milyon dolar ve bunun üzerine de Futbol Federasyonu Başkanımızın şahsi hesabından henüz yapımına başlanmamış birer villa hediye ettik! Spor yapan, müzikle uğraşan ya da sanatın herhangi bir alanına ilgi duyan çocuklara sistem resmî olarak söylemese de fiilen aynı mesajı veriyor: "Bunları bırak, sınava hazırlan." Ardından üniversite sınavı geliyor. İnsan ister istemez, "Biz çocuklarımızı gerçekten nasıl yetiştiriyoruz?" diye düşünmeden edemiyor. Çocuklarına sınır koyamayan, sorumluluk vermeyen, paylaşmayı ve başkalarının haklarına saygıyı öğretemeyen toplumların uzun vadede başarı üretmesi kolay değildir.

08 Temmuz 2026 20:01

Şenol Kaluç

Dünya Kupası Bize Ne Anlatıyor?

Müthiş başarılı hocamız, son maçta bize bin galibiyete bedel bir zafer yaşattığını iddia edince aklıma ister istemez bir zamanlar "Bin yıl sürecek." diyerek büyük büyük laflar eden generaller geldi. Turnuva başlamadan önce küçümsenen, "Bu takımların burada ne işi var?" denilen ülkeler futbol tarihine geçecek hikâyeler yazarken biz yine figüran olduk. Benim gibi orta yaşı çoktan geçmiş olanlar iyi bilir; çocukluğumuz "şerefli mağlubiyet" masalları dinleyerek geçti. Bir zamanlar adını bile duymadığımız Kuraçao... Nüfusu bizim herhangi bir orta ölçekli ilçemiz kadar olan bu ada ülkesi Dünya Kupası'na katılıyor, puan alıyor, Almanya'ya gol atıyor. Biz ise İngiltere'ye gol atabilmek için 93 yıl bekledik. Oysa Cezayir, bir zamanlar Almanya-Avusturya ittifakıyla Dünya Kupası'nın dışına itilmiş bir ülkeydi. Neyse ki içlerinden Arda, onurlu bir duruş sergileyerek, "Biz bu işi beceremedik. Ne deseniz haklısınız." diyebildi. Resmî açıklamalara göre, adeta kapıdan geçenin alındığı bu turnuvaya katılabildikleri için futbolcularımıza 14+2 milyon dolar ve bunun üzerine de Futbol Federasyonu Başkanımızın şahsi hesabından henüz yapımına başlanmamış birer villa hediye ettik!... Spor yapan, müzikle uğraşan ya da sanatın herhangi bir alanına ilgi duyan çocuklara sistem resmî olarak söylemese de fiilen aynı mesajı veriyor: "Bunları bırak, sınava hazırlan." Ardından üniversite sınavı geliyor. İnsan ister istemez, "Biz çocuklarımızı gerçekten nasıl yetiştiriyoruz?" diye düşünmeden edemiyor. Buna karşılık bizim çocukların önemli bir bölümünün sürekli mızmızlanmasına şahit olduk. Çocuklarına sınır koyamayan, sorumluluk vermeyen, paylaşmayı ve başkalarının haklarına saygıyı öğretemeyen toplumların uzun vadede başarı üretmesi kolay değildir.

08 Temmuz 2026 11:06

Şenol Kaluç

Zorunlu Eğitim Ve Mesem'ler

Bugün "eğitim şart" diyenlerin çoğunluğu nedense eğitimin sadece örgün kısmına odaklanıyor. Hâlbuki eğitimin bir de yaygın ve hayat boyu devam eden boyutu var ki tüm dünyada bu yönde güçlü bir eğilim bulunuyor. Ülkemizde Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) konusunda bazı kesimlerde oldukça sert bir tepki var. Geçmişte zorunlu eğitim 12 yıl değildi ve sistem içinde okulun öğrenci üzerindeki etkisi daha güçlüydü ve kademeler arası geçişlerde ciddi elemeler yapılıyordu. Milli Eğitim Bakanlığının hazırladığı "Geçmişten Günümüze Sayılarla Eğitim (1923-2023)" raporu verileri bu dönüşümü açıkça ortaya koyuyor. Özellikle öğrenci sayılarını gösteren tabloya baktığımızda, 1972-1973 eğitim yılında ilkokula devam eden öğrenci sayısı 5 milyon 244 bin 131'di. Ancak ortaokuldaki öğrenci sayısı bunun yalnızca yüzde 17,75'i, genel liselerde yüzde 5,6'sı, mesleki ve teknik liselerde ise yüzde 5,07'si kadardı. Bugün ise eğitim kademeleri arasındaki öğrenci sayıları birbirine oldukça yakın. Diyelim ki hepsi aynı kalitede eğitim aldı. Eğitim işini dünyada en başarılı şekilde uygulayan ülkelerden biri Almanya ve Almanya'daki üniversiteleşme oranı bizim oldukça altımızda. Gözden kaçan bir diğer nokta ise MESEM'lere devam eden öğrencilerin çoğunun mevcut meslek liselerindeki eğitime bile uyum sağlamakta zorlandıkları gerçeği. TÜİK verilerine göre 2024 yılında 15-24 yaş grubundaki gençlerin yüzde 22,9'u ne eğitimde ne de istihdamda yer alıyor. Türkiye İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisinin 2024 yılı raporuna göre iş kazalarında hayatını kaybedenlerin yüzde 94'ü erkek, yüzde 6'sı kadın. Yaz tatiline girmişken, zorunlu eğitim süresinin ve eğitim sisteminin yapısının daha sağlıklı, daha sakin ve daha rasyonel biçimde tartışılmasında fayda var.

01 Temmuz 2026 00:01

Şenol Kaluç

Nato'nun Zor Yılları Ve Stoltenberg'in Muhasebesi

7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara'da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi, Türkiye açısından yalnızca diplomatik bir toplantı değil; yaklaşık 75 yıllık NATO üyeliğimizin muhasebesini yapmak için de önemli bir fırsat sunuyor. II. Dünya Savaşı sonrasında şekillenen iki kutuplu dünyanın Batı kanadını oluşturan NATO'ya katılabilmek için Türkiye büyük bedeller ödedi. Buna rağmen, Kore'de savaşan askerlerimizin hikâyelerini ve bıraktıkları mirası yeterince sahiplenebildiğimizi söylemek zor. Kadim Yayınları tarafından yayımlanan ve Mahmut Sakal tarafından çevrilen Ben Görevdeyken adlı hatıratta, 2014-2024 yılları arasında NATO Genel Sekreterliği yapan Jens Stoltenberg, ittifakın Soğuk Savaş sonrasındaki en çalkantılı dönemlerinden birinin muhasebesini sunuyor. Ukrayna Savaşı ise Avrupa'nın askerî kapasitesindeki eksiklikleri görünür hale getirdi. Stoltenberg, görev süresi boyunca Türkiye'nin NATO açısından vazgeçilmez bir ülke olduğunu birçok kez vurguladı. Karadeniz'e erişimi sağlayan Türk Boğazları üzerindeki kontrol, Ankara'yı yalnızca NATO için değil, küresel güvenlik açısından da kritik bir aktör haline getirdi. Belki de daha önemlisi, Stoltenberg NATO içinde Türkiye'nin güvenlik kaygılarını açık biçimde dile getiren nadir Batılı liderlerden biri oldu. İsveç ve Finlandiya'nın üyelik sürecinde Ankara'nın terörle mücadele konusundaki taleplerini "meşru güvenlik kaygıları" olarak nitelendirdi. Elbette Stoltenberg'in Türkiye ile her konuda aynı görüşte olduğunu söylemek mümkün değil. Stoltenberg'e göre NATO'nun geleceği, üyelerinin aynı düşünmesinde değil; farklılıklarına rağmen birlikte hareket edebilmesinde yatıyor. Çünkü NATO bugün kuruluş yıllarındaki kadar net bir tehdit tanımıyla karşı karşıya değil.

24 Haziran 2026 00:01

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Şenol Kaluç

Şairin Gölgesi Ve Şiirin Kendisi

Çoğu zaman metin ile yazarı birbirinden ayırt etmek mümkün olmuyor; özellikle de söz konusu isim çok ünlü ise. " A. Karakoç Dizeleri arasında dolaşırken büyük bir vecd hâline kapıldığımız şairlerin, aslında bizimle aynı sokaklarda dolaşmadığını ve çoğu kez bizimle aynı havayı solumadığını fark etmek sarsıcı bir tecrübe. Belki de bu nedenle uzun zamandır şiirleri, mısraların zihnimde kurduğu muhayyile içinde dolaşarak okumayı tercih ediyorum. Metnin çağrıştırdığı dünyada gezmek bana daha sahici geliyor. Çünkü bazen bir dize, şairin kendisinden daha uzun soluklu bir yolculuğa çıkarır bizi. senden önce ölmek isterim. Bu dizeleri okuyan herkes kendi hayatından bir anlam bulabilir; fakat bu anlamların hepsi şairin niyetinden doğmak zorunda değildir. Bu yüzden de özellikle şairlerin tarihsel anlatılarından ya da kesin yargılarından hareketle kendime bir yol haritası çıkarmaktan mümkün mertebe kaçınmaya çalışıyorum. Şiir bazen şairinin ufkunun bile ötesinde daha geniş bir dünyaya açılabilir. Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış… " Necip Fazıl Kısakürek Her bir satır farklı anlamlara kapı aralar; fakat o kapılardan hangisinden girileceği çoğu zaman okurun kendi iç dünyasına bağlıdır. Yuhanna İncili " Başlangıçta Söz vardı, Söz Tanrı'yla birlikteydi ve Söz Tanrı'ydı. " diye başlar. Ve biz insanlar sözün büyüsüne kapılmaya her zaman hazırız. Bunun yerine "ama biz böyle düşünüyoruz" ya da "biz böyle düşünmüyoruz" diyerek metinleri bir anda yüceltip aynı hızla değersizleştirebiliyoruz. kimseyi ateşten korumaz kelimelerim." İsmet Özel Bu noktada aklıma eski bir hikâye gelir: Bir gün bir edebiyat öğretmeni dersine yöresel bir halk ozanını davet eder. Öğrenciler ozanın şiirlerini önceden okuyup ayrıntılı çözümlemeler yapmışlardır. Ozan, öğrencilerin yorumlarını dinledikten sonra büyük bir tevazu ile şöyle der: "Ben bu şiirleri yazarken bunların hiçbirini düşünmemiştim; fakat gençlerin bu yorumları için onlara teşekkür ederim. Bunlar gençlerin kendi güzellikleridir." Belki de bu hikâyenin ima ettiği gibi, şairleri ve yazarları biraz rahat bırakmak gerekir.

17 Haziran 2026 00:01

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Şenol Kaluç

Bir Ulus Nasıl Kurulur, Nasıl Dağılır?

Renan'a göre millet ne yalnızca ortak soyun, ne ortak dilin ne de ortak dinin ürünüdür. Bu nedenle milleti "her gün yeniden yapılan bir plebisit" olarak tanımlar. Ona göre "her milletin tarihi devasa bir birleşmeler sistemidir." Ortega'nın dikkat çektiği en önemli nokta ise insanların sırf bir arada bulunmak için bir arada yaşamadıklarıdır. Ona göre insanlar "birlikte bir şey yapmak için bir arada yaşarlar." Roma'yı güçlü kılan da buydu. Bu nedenle Ortega şu sonuca varıyor: "Uluslar, gelecek için bir programa sahip olarak kurulur ve yaşamlarını bu şekilde sürdürürler." Bu tespit yalnızca Roma için değil, tarihteki pek çok büyük devlet için de geçerlidir. Abbasilerden Selçuklulara, Safevilerden Osmanlılara kadar birçok siyasal yapı, farklı toplulukları ortak bir hedef etrafında bir araya getirebildikleri ölçüde güçlenmişlerdir. Ortega buna "tikelcilik" adını veriyor. Tikelciliğin özünü ise şu cümleyle açıklıyor: "Her grubun kendisini artık bir bütünün parçası olarak hissetmemesi ve dolayısıyla diğerlerinin duygularını paylaşmaktan vazgeçmesi." Ortega'ya göre Katalan ve Bask kimlikleri yüzyıllar boyunca İspanya için bir sorun teşkil etmemişti. Sorun, bu kimliklerin varlığı değil; onları aynı çatı altında tutan ortak idealin zayıflamasıydı. Daha önceki yazılarımda da sıklıkla ifade ettiğim gibi, "Büyük Türkiye" hayali kurabilmek için ülkemizdeki tüm grupları içine alacak ortak bir ülkü inşa etmek gerekiyor. Ortega'nın anlattığı da tam olarak bu. Bir toplum geleceğe dair ortak bir hedef ortaya koyamadığında, en küçük farklılıklar bile zamanla ayrışmanın gerekçesine dönüşebiliyor. Bu yüzden millet inşası ortak hatırlama kadar bazı hesapları geride bırakabilmeyi de gerektirir.

10 Haziran 2026 00:01

Şenol Kaluç

Bir Bayram Muhasebesi

Bugün bayram cümlemizin bayramını gönülden kutlarım. Bizde bayramlar, bayram olmaktan çıkalı kısa bir süre oldu. "Ah nerede o eski bayramlar" demeye de gerek yok aslında. O kayıptan sonra konuştuğumuz bir gün, "Bunlar gerçekten gerekliymiş. Modernlik, medenilik adı altında yok saydık. Hâlbuki insan bunlarla yarasına merhem buluyor, bunlarla medenileşiyormuş" demişti. Şimdi yeniden buluşma günlerine vesile olmaya başladı. Hâlbuki daha üç beş sene öncesine kadar bayram tatillerinde memlekete, ata ocağına gitmek pek de makbul bir şey değildi. "Ciddi mevzulara girmeyeceğim" dedim ama laf dönüp dolaşıp sorunlarımıza geliyor. Artık öyle her bayram bir yerlere tatil için harcanacak kadar para kazanmak kolay değil. Bayram kalplerimizi ısıtsın, dertlerimize bir nebze şifa olsun. Gündelik siyasetin çalkantısını 2-3 günlüğüne bir kenara bırakmak en iyisi. Yakında sınava girecek tüm 8. sınıf öğrencileri ve üniversite adaylarına başarılar diliyorum.

27 Mayıs 2026 00:01

Şenol Kaluç

14 Mayıs 1950'den Günümüze: Demokrasi, Vesayet Ve Siyasal Meşruiyet

14 Mayıs 1950, Türkiye'nin demokratikleşme tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. Demokrasi özünde "partilerin seçim kaybettiği bir rejimdir." Bu nedenle 14 Mayıs 1950 yalnızca bir seçim değil, Türkiye'de demokratik rekabetin kurumsallaşmaya başladığı tarih olarak değerlendirilmelidir. Nitekim 14 Mayıs 1950 seçim sürecinde, CHP'nin olası bir seçim yenilgisi durumunda iktidarı devretmeyeceğine ilişkin iddialar, kamuoyunda sıklıkla dile getiriliyor; bu konudaki çekinceler parti çevrelerinde ve devlet bürokrasisi içinde de hissediliyordu. Açık oy-gizli tasnif uygulaması nedeniyle eleştirilen bu seçimlerin ardından, 1950'ye gelindiğinde hem iç politik dengeler hem de II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası atmosfer, benzer bir yöntemin sürdürülebilir olmadığını ortaya koymuştu. Geçtiğimiz hafta bu tarihsel sürecin yıldönümü vesilesiyle Ankara'da Liberal Düşünce Topluluğu tarafından düzenlenen "76. Yılında 14 Mayıs'tan Bugüne Türkiye'de Demokrasi ve Özgürlükler" seminerinde konuşan Murat Yılmaz da çok partili hayata geçişin sanıldığı kadar sorunsuz gerçekleşmediğini vurguladı. Süreci 27 Mayıs Darbesi sonrasındaki gelişmelerle birlikte değerlendiren Yılmaz'a göre, dönemin siyasal kadroları ve özellikle İnönü, yoğun baskılara rağmen Türkiye'nin Saddamvari bir otoriter rejime sürüklenmesini engelleyen kritik bir rol üstlendi. Yılmaz ayrıca, özellikle 27 Mayıs sonrasında ordu içinde çok sayıda darbe girişimi planlandığını ve Türkiye'nin yaklaşık her on yılda bir askeri müdahalelerle kesintiye uğrayan bir demokrasi tecrübesi yaşadığını ifade etti. Dönemin Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, 2023 seçimleri öncesinde yaptığı açıklamada hükümetin seçim sonuçlarını kabul etmeyeceği yönündeki iddiaların "yersiz" olduğunu belirtmiş ve "Sonuç ne olursa olsun seçim sonucuna saygı duyuyoruz" ifadelerini kullanmıştı. Nasıl ki 14 Mayıs 1950'de halk iradesi sandığa yansıdıysa, gelecekte de demokratik meşruiyetin temel belirleyicisi seçimler olacaktır.

20 Mayıs 2026 00:01

Şenol Kaluç

Patronlar Biraz Da Paylaşmayı Bilse!..

Devlet adlı eserinde Platon, devletin temel görevinin yalnızca düzen sağlamak olmadığını, aynı zamanda toplumdaki ortak iyiliği korumak olduğunu savunur. Asgari ücret uygulamasının amacı aslında oldukça nettir: Çalışanların temel yaşam standartlarını koruyabilmesi için bir alt güvence oluşturmak. Asgari ücret, olması gereken "taban ücret" niteliğini kaybederek birçok sektör için fiili ortalama ücret hâline geldi. Devlet, tabandaki toplumsal baskıyı azaltabilmek adına çoğunlukla asgari ücret ve taban maaşlar üzerinden müdahalelerde bulunuyor. Ancak daha büyük problem, son 10 yılda özellikle orta ve üst segment çalışanların maaşlarının enflasyon karşısında ciddi biçimde erimesi. OECD ülkelerinde verimlilik artışı çoğu zaman ücretlere daha dengeli yansırken, Türkiye'de çalışanların üretimden aldığı pay giderek azalıyor. Kabul etmeyen çalışanlara ise çoğu zaman "kapı açık" mesajı veriliyor. Bunun arkasında birkaç temel neden bulunuyor. Birincisi, Türkiye'de insanlar hâlâ iş değiştirmeyi kültürel olarak riskli görüyor. Verilen cevap çarpıcıydı: Türkiye'nin kendi sektörlerinde zirvede yer alan şirketlerinde bile bu oran genellikle yüzde 12-15 seviyesini aşmıyordu. Çalışan bağlılığı artacak, aidiyet duygusu güçlenecek, çalışan mutluluğu yükselirken verimlilik de artacaktı. Aslında mesele yalnızca vicdani değil, aynı zamanda ekonomik bir gerçekliktir.

13 Mayıs 2026 00:01

Şenol Kaluç

Ara Tatiller Öğretmenin Nefesidir

Eğitim zor iş. Bugün birçok mesleği icra etmek için klasik anlamda uzun eğitim süreçlerine ihtiyaç duyulmadığı sıkça dile getiriliyor. Bir diğer önemli kırılma ise zorunlu eğitimin önce 8 yıl sonra 12 yıl şeklinde kesintisiz ve neredeyse "firesiz" hâle getirilmesi oldu. Öğrencilerin sınıf tekrarı yapmasının zorlaştırılması, sistemi görünürde daha "başarılı" kılarken, sınıf içi farklılıkları artırdı. Bugün aynı sınıfta öğrenmeye istekli öğrencilerle birlikte okula gelmek istemeyen öğrencilerin bulunması, öğretmenler açısından ciddi bir yük oluşturuyor. Eğitim psikolojisi çalışmaları, öğrencinin öğrenmeye hazır olmadan sistem içinde tutulmasının hem akademik başarıyı düşürdüğünü hem de davranış problemlerini artırdığını açıkça ortaya koyuyor. Bu noktada başka bir konuya gelmek istiyorum: Ara tatiller. Ara tatil uygulaması ilk hayata geçirildiğinde eğitim paydaşlarına sorulmadan başlatılmıştı. Bu açıdan bakıldığında ara tatiller, öğretmenler için yalnızca bir "tatil" değil, psikolojik toparlanma aralığı işlevi görüyor. Bir haftalık ara tatil, öğrenciler için sadece dinlenme değil; aynı zamanda aile ile yeniden temas kurma fırsatı. Ara tatillerden en çok rahatsız olan kesimin veliler olduğu sıkça dile getiriliyor. Nitekim geçmiş konuşmalarının birisinde Milli Eğitim Bakanımız Yusuf Tekin de bu noktaya dikkat çekmişti.

06 Mayıs 2026 00:01

Şenol Kaluç

Sigaranın Yeniden Yükselişi

Üstünlerine bir taş konur, 10-15 metre kadar bir mesafeden atılan taşlarla bu taşı ilk vuran tüm kağıtları alırdı. Erkek çocuklar için sigara büyümenin ve "erkek olmanın" bir sembolüydü. Babam da o neslin tüm erkekleri gibi "sigara bir yana, dünya bir yana" anlayışına sahipti. Bağımlılık üzerine yapılan çalışmalar, erken yaşta maruziyetin beyin gelişimi üzerinde kalıcı etkiler bıraktığını ve ödül-duyarlılık sistemini değiştirdiğini ortaya koyuyor. Nitekim Türkiye İstatistik Kurumu'nun Sağlık Araştırması (2019 ve 2022) verilerine göre 2000'li yılların ortasından itibaren sigara kullanımında belirli bir düşüş eğilimi gözlenmişti. Son verilere göre Türkiye'de 15 yaş ve üzeri nüfusta her gün tütün ürünü kullananların oranı yaklaşık %28 civarında seyrediyor. Erkeklerde bu oran %40'ın üzerine çıkarken, kadınlarda %15 bandında. Sigara kullanımının giderek daha genç yaşlara indiğine dair bulgular, bağımlılığın yeniden üretildiğini gösteriyor. Sigara artık geçmişe göre çok daha pahalı. Nikotin bağımlılığı üzerine yapılan çalışmalar, bu maddenin beyindeki ödül sistemini doğrudan etkilediğini ve kısa vadeli rahatlama hissi yaratarak davranışı pekiştirdiğini ortaya koyuyor. Bir diğer önemli mesele ise elektronik sigara. "Daha zararsız" algısı, bu ürünleri daha kabul edilebilir hâle getiriyor. Klinik psikoloji literatüründe bu durum, "duygu düzenleme aracı olarak madde kullanımı" şeklinde tanımlanır. Yani sigara, sadece bir alışkanlık değil; bir başa çıkma biçimi. Oysa bilimsel çalışmalar, erken müdahalenin bağımlılık gelişimini önemli ölçüde engelleyebileceğini ortaya koyuyor.

29 Nisan 2026 00:01

Şenol Kaluç

Bir Zamanlar Bir Meclis Vardı!...

Yarın 23 Nisan ve Büyük Millet Meclisi'nin 106. açılış yıldönümünü Urfa ve Maraş'ta yaşanan acılar nedeniyle biraz buruk da olsa bir kere daha hatırlayacağız. Zaten 1920'de bir cuma günü kurbanlar, dualar, tekbirler ve Kuran'ı Kerim eşliğinde açılan meclisin kendisi de "bir ilk olduğunu değil, işgalciler tarafından kapatılan son Osmanlı Mebusan Meclisi'nin devamı" olduğunu ilan etmişti. Ama bugün ülkemizde -tarihi 19 Mayıs 1919'dan başlatmayı sevenlerin nutuklarında- sanırsınız ki bu topraklarda halk iradesine dayanan ilk meclis 23 Nisan 1920'de kendiliğinden ortaya çıktı. Türkiye'de demokratikleşme tarihini çalışan hemen herkes, miladı Tanzimat Fermanı (1839) sayar ve neredeyse hiç kimse Sened-i İttifak'ı (1808) atlamaz. Her ne kadar İlber Ortaylı bu meclislerin çoğu yerde sınırlı etkide kaldığını söylese de ortada bir gerçek var: Osmanlı toplumu temsil fikriyle 1920'den çok önce tanışmıştı. 1876'daki I. Meşrutiyet ve ilk Osmanlı Mebusan Meclisi deneyimi kısa sürse de Osmanlı aydınlarını derinden etkiledi. Ama ardılları Kemalist kadrolar ilk fırsatta bunu yaptılar ve 23 Nisan 1920'nin renkli meclisi tek renkli bir hal aldı. Takrir-i Sükûn Kanunu ile muhalefetin kapısına kilit vurulurken, 1925-45 arası tek parti rejimi kuruldu. 1925 sonrası 1946'ya kadar yapılan seçimlerin büyük bölümü göstermelikti ve Cemil Koçak'ın ortaya koyduğu gibi tek parti dönemi seçimleri esas olarak temsil üretmekten çok meşruiyet üretme mekanizmasıydı. Darbelerle zaman zaman kesintiye uğrasa da TBMM meşruiyetini Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan temsil geleneğinden aldı ve halkın gözünde hep önemli bir yer tuttu. Geçen yıl yazımı şu şekilde bitirmişim: "BMM, darbelerle zaman zaman kesintiye uğrasa da varlığını ve meşruiyetini hep devam ettirdi ama bugünkü meclisin henüz kavranamamış olsa da eski etkinliğini Türk Tipi Başkanlığa geçişle birlikte kaybettiğinin pek farkında değiliz. Bugünkü meclisin dünkü meclislerle çok bir alakası yok." TBMM, geçmişin mirasını yerken hemen hiçbir partinin bu gerçeği yeterince kavrayamadığı ise malumumuz.

22 Nisan 2026 00:01

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha