×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Cüsseyi Aşan İhtiraslar

Gazze ve Lübnan'da süregelen sivil katliamlar Tel Aviv'i istikrarsızlık üreten tehlikeli bir "çıban başı" haline getirirken, bu jeopolitik boşlukta Suudi Arabistan ve Mısır gibi statüko güçleri yönlerini yeniden istikrarın ve rasyonel politikaların merkezi olan Ankara'ya çevirmeye başladı. İsrail basınından Ynet'in haklı bir hayıflanmayla itiraf ettiği gibi: "Netanyahu cephelerdeki operasyonlara odaklanmışken, Erdoğan kimse bakmıyorken bölgenin yeni ticaret imparatorluğunu kurdu ve Türkiye'yi haritadan silmek isteyenlere bizzat haritanın kendisi olduğunu gösterdi." Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Türkiye'nin güvenliği Hatay'dan değil Halep'ten, Şam'dan ve Beyrut'tan başlar" cümlesi, sınır güvenliğini "ileri savunma doktriniyle" tahkim eden bir vizyon. Suriye'nin yeni yönetimiyle hızla derinleşen askeri ve ekonomik entegrasyon Tel Aviv'de alarm zillerini çaldırırken; eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett'in, "Türkiye yeni İran'dır ve hem İsrail hem de bölgenin istikrarı için giderek artan bir tehdit oluşturmaktadır" şeklindeki çıkışı, bu panik dalgasının en somut itirafı mahiyetinde. Bu mücadelenin Akdeniz ve Kıbrıs Adası'ndaki yansıması ise Türkiye'yi "Mavi Vatan" doktrininden koparmayı hedefleyen İsrail, Yunanistan ve GKRY arasındaki üçlü koordinasyon ve Fransa ile imzalanan askeri anlaşmalar ekseninde şekilleniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "İhtirasları cüsselerini aşan ufak tefek yapılar, İsrail'in fitne kayığına binmişler" uyarısındaki askeri gerçekliği Rum kesimindeki rasyonel beyinler de görmektedir. Nitekim Rum yazar Giorgos Koumoullis'in Politis gazetesinde kaleme aldığı ve GKRY'nin yeni silahlarla Türkiye'yi yenebileceğini sanan milliyetçi çevreleri "cahillikle" suçlayan makalesi, Doğu Akdeniz'de kurulmak istenen ittifakın sahada nasıl bir intihar anlamına geleceğinin açık bir itirafıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Arz-ı Mevud hezeyanına asla müsaade etmeyeceğiz" diyerek meseleyi bir ulusal güvenlik tehdidi olarak tanımlaması karşısında, Binyamin Netanyahu'nun hiçbir uluslararası karşılığı olmayan argümanlarla saldırması sadece bir acziyet göstergesidir.

Köşe Yazarı

Kaynak: Yeni Akit

13 Haziran 2026 02:20

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Köşe Yazarı

Sıfır Noktasına Dönüş

Pazara varıp malları satmadan önce, köylülerden biri diğerine döner: "Yahu arkadaş; araba yine senindi, yine senin oldu. Mallar yine senindi, yine senin oldu. İyi de biz bu b.ku niye yedik?" Dün Washington ve Tahran hattında ilan edilen, Cuma günü İsviçre'de resmiyete dökülmesi beklenen tarihi ateşkes mutabakatına (MOU) bakan küresel stratejistlerin, enerji piyasalarının ve harabeye dönmüş bölge halklarının zihninde yankılanan yegane soru tam olarak budur. ABD ve İsrail'in "İran tehdidini bitirme" parolasıyla başlattığı, binlerce insanın hayatına mal olan, küresel enflasyonu patlatan ve enerji tedarik zincirlerini felç eden savaşın ardından masaya konan metin; Obama'nın imzaladığı anlaşmanın makyajlanmış yeni bir kopyasından ibaret. ABD Başkanı Donald Trump, "Petrol aksın!" nidalarıyla Hürmüz Boğazı'nın açılmasını ve deniz ablukasının kaldırılmasını büyük bir zafer olarak pazarlasa da, uluslararası denklem farklı bir tablo çiziyor. Yani özünde denklem yine aynı: "Nükleer programı kısıtla, karşılığında petrolünü sat." 2018'de 'tarihin en kötü anlaşması' diyerek masayı deviren Trump; aradan geçen 8 yıllık diplomatik krizin, yaptırımların ve nihayetinde yeniden iktidara geldiğinde 3 ayı aşan kanlı savaşın baş müsebbibi olarak, tam olarak o devirdiği masanın sıfır noktasına geri döndü. Eski ABD Dışişleri müzakerecisi Aaron David Mille r'ın Ortadoğu diplomasisindeki kriz anlarında "Beklentilerimi son derece düşük tutuyorum" uyarısı ve Council on Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyi) uzmanı Steven Coo k'un bu mutabakatın sadece "uzun ve bıktırıcı bir müzakere sürecine alınan bilet" olduğunu vurgulaması, Batı dünyasındaki stratejik tıkanıklığın ilanıdır. Bu saldırganlığın içeriden nasıl çürüdüğünü görmek için İsrail Eski Savunma Bakanı Moshe Ya'alon 'un tarihi "Yahudi Nazileşmesi" itirafına bakmak yeterlidir. Madalyonun diğer yüzünde, Tahran'da ise "105 gecedir sokaklarda olan" yorgun bir halk ile Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi' yi hedef alan şahinlerin öfkesi birbirine karışmış durumda. Her ne kadar yeni Dini Lider Mücteba Hamaney'in onayıyla hareket edildiği Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan tarafından vurgulansa da, İran kamuoyu "Trump'a verilen bu tavizin" iç siyasi faturasını tartışmaya devam edecek. Batı ve İsrail, Ortadoğu'da sonuçsuz ve kanlı "dehşet dengeleri" kurmaya çalışıp her seferinde başa dönerken; Türkiye, Yeni Hicaz Demiryolu gibi kalıcı lojistik koridorlarla, bölgesel aktörlerle kurduğu rasyonel entegrasyonla ve kendi coğrafyasının gerçekliğine dayanan vizyonuyla, kaostan çıkışın tek tutarlı adresi olduğunu kanıtlamaktadır.

16 Haziran 2026 01:59

Köşe Yazarı

Zihinlerin İşgali

Bugün karşı karşıya olduğumuz tehdidi sadece "dijital bir bağımlılık" sorunu olarak okumak, meselenin vahametini ıskalamak olur. İstanbul Aile Vakfı tarafından 26 ilde 4.202 kişi ile yürütülen saha araştırması, toplumun %94 gibi ezici bir oranla "huzur, güven ve çözüm merkezi" olarak aileyi işaret ettiğini tescil ediyor. Ancak aynı toplum, ekranın ürettiği o dijital anafor karşısında çaresiz kalmış durumda. Mahir Ünal Bey'in 'Bronz Süvari'sinde dikkat çektiği üzere, modern çağda "yeni" olan "ileri", "ileri" olan ise "kıymetli" sayılıyor. Dijital devlerin "dikkat ekonomisi" dediği şey, aslında bir irade gaspıdır. İstanbul Aile Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Üner Karabıyık'ın "Artık sadece sınırların değil, evlatlarımızın ekran nöbetini tutmak zorundayız" ifadesi, bu meseleyi stratejik bir "beka" konusu olarak görmenin özetidir. Bugün sınırlarda askerimiz nöbet tutuyorsa, ekranlar başında da zihinsel bağımsızlığımızın nöbetini tutan bir "Aile Cephesi" ne ihtiyacımız var. "Ekran Bağımsızlığı" çağrısı, teknolojiye karşı bir duruş değil; teknolojiyi fıtratla buluşturma ve onu insanın emrine verme arayışıdır. Gençlerimizi bu dijital anaforun dişlileri arasında kaybetmemek için, ekranın "yöneten" değil "yönetilen" bir araç olduğunu idrak etmeleri şart. Dijitalleşmenin yeni sömürü düzenine dönüştüğü bu çağda, bizler irademize sahip çıkmalı ve "Dijital Anafor" a teslim olmamalıyız.

09 Haziran 2026 02:38

Köşe Yazarı

Sıfır Atık Diplomasisi

1-7 Haziran tarihleri arasında şahitlik ettiğimiz 'İstanbul Sıfır Atık Haftası', megakent sathında vatandaşla buluşturulan 1500'ü aşkın projeyle, sıfır atık felsefesini bir devlet politikasından çıkarıp adeta toplumsal bir yaşam kültürüne dönüştürüyor. Eş zamanlı olarak düzenlenen Sıfır Atık Festivali ise "Enerji Verimliliği" ana temasıyla bir başka ilke imza atarak, tüketilen elektriğin tamamını yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılıyor. 2026'nın Kasım ayında Antalya'da ev sahipliği yapacağımız ve küresel iklim diplomasisinin rotasını çizecek olan COP31 İklim Zirvesi öncesinde, İstanbul'daki bu forum adeta bir "ısınma turu" ve vizyon inşası. BM nezdinde 30 Mart'ın 'Uluslararası Sıfır Atık Günü' ilan edilmesiyle başlayan bu diplomatik zafer, Türkiye'nin yeni dünya düzeninde pasif bir izleyici değil, çevre ve iklim politikalarında küresel bir yol gösterici olduğunu göstermiş oldu. Zira "Sıfır Atık" mefhumu, devasa tesislerin ötesinde, bizzat gündelik alışkanlıklarımızda gizli. Keza doğaya terk etmediğimiz 1 ton plastik atığın geri kazanımı, küresel enerji krizini konuştuğumuz şu günlerde %95 oranında enerji tasarrufu demektir. BM Sıfır Atık Yüksek Düzeyli Şahsiyetler Danışma Kurulu Başkanı ve Sıfır Atık Vakfı Onursal Başkanı Emine Erdoğan'ın; "Ben merkezli anlayıştan, insan merkezli anlayışa geçmezsek her şey için çok geç olacak" uyarısı önemli. Netice itibarıyla; İstanbul'dan yakılan bu meşale, sadece bugünü kurtarmanın değil, yeryüzünü yeniden insanlık için güvenli ve bereketli bir "ortak ev" kılmanın mücadelesidir.

06 Haziran 2026 02:03

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Köşe Yazarı

Afrika'da Yeni Muvazene

Afrika kıtası, sadece yeraltı kaynakları veya sömürgecilik tarihiyle değil; 21. yüzyılın en çetin jeopolitik satranç tahtalarından biri olmasıyla gündemde. Çin'in devasa altyapı projeleri ve Batı'nın hantal fon mekanizmaları kıtada nüfuz mücadelesi verirken, Türkiye ezber bozan bir "akıllı güç" stratejisiyle denklemi yeniden kuruyor. Tanzanya'dan Somali'ye, Etiyopya'dan Sudan'a kadar uzanan Afrika hattında Ankara'nın yürüttüğü diplomasi; sadece yumuşak gücün şefkatiyle değil, sert gücün caydırıcılığıyla da tahkim ediliyor. Pekin yönetiminin uyguladığı "önce borçlandır, sonra da tahsis edilen fonlara karşılık olarak stratejik kaynakları işletme ve kontrol altına alma" sisteminin sömürgeciliğin yeni bir versiyonu olduğunu, Afrika başkentleri yavaş yavaş fark etmeye başladı. Hal böyle olunca, kıtanın geleceğinde ibre ağırlıklı olarak iki gücü işaret ediyor: Çin ve Türkiye. Yıllarca terör ve iç savaşla anılan Somali'de Türkiye, sadece bir askeri üs kurmakla kalmadı; aynı zamanda Somali ordusunun omurgasını adeta sıfırdan inşa etti. Bu durum, "bağımlılık" değil, "bağımsızlık" kapasitesi üreten bir model olarak diğer Afrika ülkelerinin de dikkatini çekiyor. Büyük güçler, Afrika'yı devasa bir pazar veya "borçlandırılacak bir arka bahçe" olarak kurgulamaya devam ederken; Türkiye, masaya hem inşa eden bir dost hem de bir müttefik olarak oturuyor. Türkiye, Afrika masasında "sömürgesiz bir güvenlik mimarisi" inşa eden aktör haline gelmiştir.

02 Haziran 2026 01:39

Köşe Yazarı

Vuslata Kurban Olmak

Hazreti Mevlânâ, bu derin hakikati o muazzam üslubuyla şöyle özetler: "Nefis öküzünü kurban edebilirsen, ayağını gökyüzünün başına basabilirsin." Yani asıl mesele, içimizdeki o doymak bilmeyen 'ben'liği, kibri, dünyaya nimetlerine olan marazi tutkunluğumuzu feda edebilmektir. Zira kurban olmak, Ehl-i İrfanın penceresinden bakıldığında bir yok oluş, bir tükeniş yahut kaybediş değildir. Bu teslimiyetin en büyük şahikası şüphesiz Hz. İbrahim ve Hz. İsmail 'in kıssasında gizlidir. O ip, doğrudan Hz. İsmail'in teslimiyet anında bağlandığı kurban ipini sembolize eder. Tığbendi kuşanan derviş, aslında Hakk'ın huzurunda şu sessiz yemini eder: "Ben de bu hakikat yolunda, nefsimi ve benliğimi Hakk'ın rızası için tıpkı İsmail gibi feda etmeye hazırım." Esasında bayram, içimizdeki bu sahte "İsmail"leri bulup, onları asıl Sahibine feda etme cesaretini gösterme günüdür. Fuzûlî, kurbanı senede bir gün kesilen bir adak olmaktan çıkarır, her nefeste yaşanan bir sevdaya dönüştürür: "Yılda bir kurban keserler halk-ı âlem îd için Dembedem, saat-besaat ben senin kurbanınam." Bu manevi kurbiyetin, yere, toprağa ve insana değen muazzam bir sosyal boyutu da vardır. Yeryüzündeki tüm mazlumları, darda kalmışları ve kapısı çalınmamış garipleri kendi vicdanımıza "zimmetli" görmedikçe, bayramın hakiki ruhunu idrak edemeyiz. O paketin içinde görünmez bir mesaj vardır: "Seni görüyorum, yalnız değilsin, biz büyük bir aileyiz." Cimriliğin, istiflemenin ve bencilliğin panzehridir kurban.

26 Mayıs 2026 02:42

Köşe Yazarı

Küresel "Mutlak Butlan"

Trump"ın ziyareti birkaç ticari anlaşma makyajıyla sunulsa da aslında gerileyen bir hegemonun yükselen yeni güce karşı çaresizliğinin tescili oldu. ABD finans tekellerinin ve küresel sermayenin yavaş yavaş eksen kaydırdığı bir dönemde, Washington"ın dayatmaları artık Pekin"de karşılık bulmuyor. Trump"ın hemen ardından Vladimir Putin "in Pekin'e inmesi ise bu yeni dönemin altını kalın çizgilerle çizdi. ABD"nin küresel liderlik iddiasının zayıfladığı bir konjonktürde, Çin ve Rusya liderleri yayımladıkları tarihî bir manifesto ile "çok kutuplu dünya düzenini" resmen ilan ettiler. Küresel güçlerin Pekin"e gittiği, hesapların yalnızca Washington- Çin-Moskova üçgeni üzerinden yapıldığı bir ortamda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Türkistan coğrafyasına yaptığı ziyaret tarihî bir mesajdır. Bu hamle, Türkiye"nin sadece Batı ile Doğu arasında sıkışmış pasif bir "köprü" olmadığını; Orta Koridor vizyonu ve Türk Devletleri Teşkilatı ile doğrudan kendi çekim merkezini inşa eden kurucu bir aktör olduğunu ilan ediyor. Batı"nın çöken hegemonyası da küresel ölçekte "mutlak butlan" ile yüzleşmek üzere. Bugün bu ülkenin aydınlarının asıl boyun borcu bu küresel gelişmelere odaklanmaktır. Gözümüzü ufka dikme vakti gelmiştir. Türkiye, aylardır ana muhalefet cephesinde pavyonlardaki delege avından şaibeli kurultaya, belediyelerdeki yolsuzluklardan siyasilerin özel hayatlarında patlak veren skandallara kadar uzanan bir kriz sarmalıyla meşgul. Son olarak buna mahkemeden çıkan "mutlak butlan" kararıyla parti koridorlarında yaşanan iktidar kavgaları eklendi. Bir yanda görevden alınanlar, diğer yanda geri dönenler ve bitmek bilmeyen kurultay tartışmaları... Demokrasilerde muhalefetin misyonu en az iktidar kadar hayatidir. Hürmüz Boğazı kilitlenmiş, Körfez'deki ABD-İran gerilimi küresel ekonominin şah damarına dayanmış ve ABD-Çin-Rusya ekseninde olağanüstü gelişmeler yaşanıyorken; dünyanın gidişatını iç meseleler nedeniyle okumaya vakit bulmayan bir muhalefet kimliğiyle Türkiye'nin geleceği nasıl inşa edilecek? Bu kısır döngüden başımızı kaldırıp haritaya biraz daha geniş bir perspektiften baktığımızda, dünyayı etkileyecek bir sarsıntının da Pasifik"te yaşandığını görüyoruz. Geçtiğimiz hafta küresel diplomasinin kalbi Pekin"de attı. Birbirinin peşi sıra gerçekleşen iki kritik ziyaret önümüzdeki yüzyılın yeni küresel mimarisini şekillendirme potansiyeline sahip. Önce Donald Trump, kalabalık bir heyetle Çin"e gitti. "Mar-a-Lago malikânesinin kibirli sahibi", Orta Doğu bataklığında prestij kaybeden bir ABD başkanı olarak Şi Cinping "in karşısına çıktı. Trump"ın amacı, Hürmüz"deki tıkanıklığı Çin üzerinden aşmak ve iç siyasetteki kan kaybını durduracak sahte bir zaferle ülkesine dönmekti. Ancak Pekin"in binlerce yıllık devlet aklı, ABD"nin bu aceleci hamlelerini "Tukidides Tuzağı " bilgeliğiyle karşılayarak onu kendi ağırlığı altında yormaya devam ediyor. Trump"ın ziyareti birkaç ticari anlaşma makyajıyla sunulsa da aslında gerileyen bir hegemonun yükselen yeni güce karşı çaresizliğinin tescili oldu. Dünya, "Orman Kanunları" ile "Çok Taraflı İş Birliği" arasında yeni bir denge ararken, Orta Doğu"daki ateş çemberi her geçen gün daralırken, vizyonu bir sonraki kurultayı kazanmaktan öteye geçemeyen ana muhalefetteki siyasi hesaplarla bu küresel fırtınayı atlatamayız. Peki, tüm bu ateş çemberinin ortasında Türkiye nerede duruyor? Türkiye, etrafını saran ateşten gömleği ustalıkla çıkarıp kurulan jeopolitik tuzaklardan yara almadan sıyrılmakla kalmamış, stratejik bir mevzi kazanma başarısı da göstermiştir. Küresel blokların tedarik zincirlerini silah olarak kullandığı bu yeni çağda Ankara, Doğu Akdeniz ve Karadeniz eksenindeki proaktif hamleleriyle yeni ticaret ve enerji koridorlarının âdeta merkez üssü hâline gelmektedir. Bu diplomatik ve ekonomik manevra alanının gerisinde çelik bir zırh gibi, insansız hava araçlarından uzun menzilli savunma sistemlerine uzanan geniş bir yelpazede millîleşen stratejik askerî teknoloji yatmaktadır. Sahada caydırıcı bir askerî güçle desteklenmeyen hiçbir koridorun hayatta kalamayacağı gerçeğiyle Türkiye, bölgesel güvenlik mimarisini kendi savunma sanayii kapasitesiyle garanti altına alıyor. Bu stratejik uyanışın en çarpıcı sembolü ise diplomasinin rotasında gizli. Küresel güçlerin Pekin"e gittiği, hesapların yalnızca Washington- Çin-Moskova üçgeni üzerinden yapıldığı bir ortamda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Türkistan coğrafyasına yaptığı ziyaret tarihî bir mesajdır. Bu hamle, Türkiye"nin sadece Batı ile Doğu arasında sıkışmış pasif bir "köprü" olmadığını; Orta Koridor vizyonu ve Türk Devletleri Teşkilatı ile doğrudan kendi çekim merkezini inşa eden kurucu bir aktör olduğunu ilan ediyor. Türkiye'nin öncülüğünde, Basra'dan başlayıp Türkiye üzerinden Avrupa'yı Asya'ya bağlayacak olan ve Yeni İpek Yolu olarak da adlandırılan Kalkınma Yolu Projesi, Türkiye'yi merkez bir ülke yapacak. Hicaz Demir Yolu Projesi Kızıldeniz'i demir raylarla İstanbul'a ve oradan Avrupa'ya bağlayacak. "Mutlak butlan" kavramını sadece parti tüzüklerinde ve yargı kararlarında aramayalım. Batı"nın çöken hegemonyası da küresel ölçekte "mutlak butlan" ile yüzleşmek üzere.

23 Mayıs 2026 02:41

Köşe Yazarı

Kâbe Ve Kubbe

Bu kutlu kervanın en nadide emanetlerinden biri de Kahire'de dokunan Kâbe örtüsüydü. İslam medeniyetinin sırrı, kâinatı bir bütün olarak okuma gayretinde, yani "Tevhid" inancında gizlidir. İslam mimarisinin kalbinde yer alan Kâbe, yeryüzünün, sabitliğin ve dört yönün temsilidir. İslam düşünce geleneğinde, özellikle Muhyiddin İbnü'l-Arabî gibi mutasavvıfların varlık okumalarında Kâbe'nin dört köşesi (erkân-ı erbaa), sadece fiziksel bir yönü değil; tabiattaki dört unsuru (toprak, su, hava, ateş) ve melekût âlemini temsil eder. Bu yüzden Kâbe'nin o sade, köşeli ve kübik formu, maddenin ve yeryüzünün durağanlığını, insanın yeryüzündeki sınırlarını simgeler. İslam sanatında küpten kubbeye geçiş; bedenden ruha, "kesret" ten (çokluktan) "vahdet" e (birliğe) geçişin kozmolojik bir sembolüdür. Ecdat, taşa ve ahşaba bu yıldızları işlerken aslında "Cennete giden yol, bu erdemleri kuşanmaktan geçer" mesajını iletmiştir. Bu yıldızlar, kendi etrafında sonsuz bir döngüyle birbirine bağlanarak, tıpkı Kâbe'nin etrafında tavaf eden Sürre kervanının hacıları gibi duvarda sessiz bir zikre dururlar. İslam sanatında renk, maddenin değil, doğrudan doğruya ışığın, yani "Nur" un yansımasıdır. Bunun en asil temsilcisi şüphesiz Firuze (Turkuaz) ve mavinin derin tonlarıdır. Mimarimizde yeşil, Mescid-i Nebevî'nin "Kubbe-i Hadra" sından süzülen manevi esintiyle yeniden dirilişin; beyaz ise saflığın ve teslimiyetin duru halidir. Bugün maalesef "renk körü" ve "geometri yoksulu" bir çağda yaşıyoruz.

19 Mayıs 2026 01:56

Köşe Yazarı

Uyuşturucu Ve Kayıp Nesiller

Tarihin meşakkatli yokuşlarını tırmanan ve bir milletin ufkunu aydınlatan, gençlerin berrak dimağıdır. Oyun oynaması gereken gencecik bedenler, laboratuvarların kustuğu "akıl katili" kimyasallarla, metamfetamin ve bonzai denilen modern ifritlerle tanışıyor. Laboratuvar ortamında ucuza üretilen kimyasallar, dijital platformların ekranlarından sızarak bir "torbacı" siluetine bile ihtiyaç duymadan sanal dehlizlerde elden ele dolaşıyor. Uyuşturucu kaynaklı ölümlerdeki %42,3 oranındaki korkunç artış; sadece bedenleri değil, bir milletin sosyal bağışıklığını hedef alan bir kara haberdir. Sosyal medyanın dayattığı "anlık haz" putu, gençleri emek ve sabır isteyen saygın ideallerden kopardı. Dijital kumarın felç ettiği dopamin döngüleri, genci nihayetinde sokaktaki sentetik zehrin kucağına itiyor. Bağımlılık, insanın arzularının kölesi olup "Nefs-i Emmâre" nin zindanına mahkûm olmasıdır. Onların kalplerine, sentetik hazların sahteliğini gösterecek "sahici ve ulvi" gayeler nakşedilmeli. Sporun disipliniyle, birebir ilginin sıcaklığıyla, eğitimin aydınlığıyla gençlerin yanında olmak, sıradan birer aktivite değil; sahte cennetlere karşı bir "varoluş ve diriliş" mücadelesidir. Gençlerimize sahip çıkmanın bir "izzet meselesi" olduğunu yeniden hatırlamalıyız.

16 Mayıs 2026 02:04

Köşe Yazarı

Ankara'daki İsrail Evleri

Sadettin Ökten hocanın ifadesiyle; "Şehir ve şehirli arasında ayrılmaz bir ilişki vardır. Şehir görünmez bir dille şehirliyi besler, büyütür ve zenginleştirir." Ancak bu besleme ilişkisi, iki yönlü bir damar gibidir. Şehir artık insanı besleyemiyor; çünkü şehir artık ruhu olan, sükûnet veren bir yaşam alanı değil, "ekonomik bir mücadele sahası" hâline geldi. 1930 ile 1950 yılları arasında ise fonksiyonelliğin ve rasyonalizmin öne çıktığı ikinci evreyi yaşadık. Ancak 1950'lerden sonra bu arayışın yerini tamamen küresel, millî karakterden yoksun ve "ithal" bir mimari dile bıraktığını görüyoruz. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın şu tespiti bu noktada tarihî bir hatırlatmadır: "Kültürel yabancılaşmaya ve kültür emperyalizmine karşı yerli ve millî olan kültür değerlerimizi evrensel dille yeniden keşfetmeli, yeniden inşa etmeliyiz." İsrail Evleri, bu teslimiyetin ve yabancılaşmanın başladığı dönemin tipik bir sembolüdür. Bugün bu yapıları "kültür mirası" diye kutsamaya çalışmak, aslında bu büyük kopuşun enkazını tescil etmekten başka bir anlam taşımıyor. Halkın, "İsrail Evleri" ismini değiştirerek "Filistin-Gazze Evleri" yapalım önerisi, mekânın ruhu ile toplumsal adalet duygusu arasındaki o kadim bağı yeniden kurma refleksidir. Savunma sanayiinde 6 bin kilometre menzile, Mach 25 gibi hipersonik hızlara ulaşan; doktrinlerde "oyun değiştirici ve oyun kurucu" güce dönüşen bir Türkiye'nin, bu stratejik yükselişini mimari bir "kimlik doktrini" ile taçlandırması gerekiyor. Mahkemenin İsrail Evleri kararı bir son değil.

12 Mayıs 2026 03:32

Köşe Yazarı

Gücün Hukukuna Çelikten Cevap

Diğer yanda Gazze'deki o büyük soykırımın ardından Lübnan'ı vuran, Suriye'yi tehdit eden ve gözünü daha da kuzeye dikmekten çekinmeyen dizginsiz bir İsrail Siyonizmi. NATO tartışmaya açılmış, "stratejik özerklik" masalları anlatan Avrupa başkentleri ise kendi göbek bağlarını kesememenin çaresizliği içinde kıvranıyor. Artık sahnede sadece "güç" konuşuyor. İran'a yönelik operasyonları anlatırken nükleer endişelerini dile getiren Trump, aslında yeni dünya düzeninin gayriresmi anayasasını şu cümleyle ilan etti: "Eğer İran nükleer silaha sahip olsaydı, bugün belki de burada olamazdık." Bu itiraf; haklının değil yalnızca "güçlünün" kural koyduğu, uluslararası hukukun ise sadece zayıfları terbiye etmek için kullanılan bir kırbaca dönüştüğünün kanıtıdır. 6 bin kilometre menzile ve Mach 25 gibi muazzam bir hipersonik hıza ulaşabilen bu kritik sistem, Türkiye'nin savunma doktrininde "oyun değiştirici ve oyun kurucu" bir güce dönüştüğünü gösteriyor. Tel Aviv için Türkiye'nin bölgesel gücü ve sınır tanımayan askeri kapasitesi artık en büyük kaygı kaynağı olarak görülüyor. Hatta İsrail'in önde gelen gazetelerinden Haaretz, Türkiye ile yaşanacak olası bir savaşın Batı'nın güvenlik düzenini altüst edeceğini ve küresel piyasaları sarsacak sonuçlarının "felaket" olacağını yazarak İsrail karar alıcılarını açıkça uyarıyor. İsrail Savunma Kuvvetleri'nin eski Genel Teftiş Subayı Emekli Tümgeneral Yitzhak Brik'in, "Türkiye artık sadece bölgesel bir güç değil, İsrail bunu görmek zorunda" şeklindeki itirafı, Tel Aviv'in yaşadığı travmayı özetliyor. SAHA EXPO 2026, Türkiye'nin o "parçalanmış yapılara" benzemediğini ve oyunun kurallarını yeniden yazdığını dünyaya ilan eden bir meydan okuma oldu.

09 Mayıs 2026 02:10

Köşe Yazarı

Platonik Aşkın Sonu

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in, Avrupa'yı "Rus, Türk veya Çin etkisine" karşı koruma çağrısı yapması tam olarak böyle bir andı. Komisyon Başsözcüsü Paula Pinho'nun ertesi gün konjonktürün ve reel politiğin mecburiyetine sığınarak "Türkiye vazgeçilmez bir ortaktır" minvalinde vaziyeti toparlamaya çalışması, mızrağın çuvala sığmadığı gerçeğini değiştirmiyor. Haçlı Seferleri'nden Viyana kapılarına kadar uzanan o derin tarihsel tortu; İskandinavya'dan Almanya ve Fransa'ya kadar Avrupa'nın genetik kodlarında Türkiye'yi her zaman mutlak bir 'öteki' olarak konumlandırmıştır. Soğuk Savaş'ın ardından ABD'nin güvenlik şemsiyesi ve Rusya'nın ucuz enerjisiyle konforlu bir "refah imparatorluğu" kuran Avrupa, şimdi o illüzyonun çöküşünü titreyerek izliyor. Avrupa, on yıllardır "demokrasi ve insan hakları" ambalajıyla pazarladığı o normatif üstünlüğünün, sahada patlayan bombalar ve değişen sınırlar karşısında hiçbir işe yaramadığını acı bir şekilde tecrübe ediyor. Mesele sadece askeri güvenlik de değil. Zengezur'dan Kalkınma Yolu'na, Orta Koridor'dan Hazar havzasına kadar uzanan ve Türkiye'nin "merkez ülke" vizyonuyla şekillenen bu yeni şah damarları olmadan Avrupa'nın ayakta kalması neredeyse imkânsızdır. Çünkü yeni dünyada Türkiye'nin Avrupa pazarına duyduğu ihtiyaçtan çok daha fazlası, Avrupa'nın Türkiye'nin lojistik, enerji ve güvenlik şemsiyesine duyduğu mecburiyettir. Von der Leyen'in Türkiye'yi Rusya ve Çin ile aynı 'tehdit' parantezine alarak ülkemizi küresel oyun kurucularla bir tutması; kapıda bekleyen uysal bir adayın, artık bağımsız bir güç merkezine dönüştüğünün bizzat Avrupa tarafından tescil edilmesidir.

28 Nisan 2026 02:32

Köşe Yazarı

Siyonizm'i Kuşatan Demir Ağlar

Filistin'den toprak koparmak için sunduğu borç ödeme teklifi Yıldız Sarayı'nda reddedilen Herzl, projeye sızabilmek adına bu kez Hicaz Demiryolu'na "zahirde lütufkâr" bir bağış çeki gönderdi. Ancak Sultan II. Abdülhamid bu sinsi tuzağı anında fark etti; Herzl'in bağış çeki reddedildi. İhanetin ve acının o karanlık günlerinde, Medine Müdafii "Çöl Kaplanı" Fahreddin Paşa şehirden ayrılırken, kendisine Şerif Hüseyin'in elçileri tarafından bir dürbün hediye edilmek istendiği; ancak Paşa'nın bu riyakâr hediyeyi kabul etmeyerek, "Bunu Şerif Hüseyin'e geri götürün; bundan sonra İslam dünyasının ne hallere düşeceğini bu dürbünle izlesin!" dediği aktarılır. Türkiye, Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan'ı kapsayan o devasa bölgesel entegrasyon hamlesi için fizibilite çalışmaları 2026 sonuna kadar tamamlanıyor. Amman'da varılan tarihi mutabakatla, Suriye'de savaşın tahrip ettiği 30 kilometrelik eksik üstyapının Türkiye'nin desteğiyle tamamlanması karara bağlandı. Yakın bir gelecekte, İstanbul'dan kalkan bir trenin 24 saat içinde Mekke'ye ulaşması hedefleniyor. İsrail'in; Hindistan'dan çıkıp Arap Yarımadası'nı Hayfa üzerinden Avrupa'ya bağlamayı hayal ettiği ve bölgeyi kendi hegemonyasına mahkûm bırakacak olan bir IMEC projesi vardı. Mogadişu'ya inen F-16'larımız, Türkiye'nin eğittiği Gorgor komandolarıyla omuz omuza sahaya inen birliklerimiz, Çağrı Bey sondaj gemimizi koruyan donanmamız ve Sudan'da İsrail/BAE ikilisinin yürümeyen hesapları; önceki yazımda da belirttiğim gibi Siyonizm'in bölgedeki koltuk değneklerini tek tek kırıyor. Türkiye'nin; Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki savunma ittifakına dahil olması ve Mısır'ı da kapsayan muhtemel bir "Deniz Güvenliği İşbirliği ve belki de Kızıldeniz Görev Gücü", yeni nizamın sigortası olacak. Mümin bir kadının kulağındaki son küpeyi, bir gelinin kolundaki son bileziği feda ederek bu projeye yaptığı bağışlar, ettiği dualar tam 126 yıl sonra bugün yeniden filizleniyor.

25 Nisan 2026 02:08

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha