×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Çocukluk Bayramları Eskimez

Pazara, Et ve Balık Kurumu'na, elbiselik kumaşları için Kardeşler Mağazası'na, üç aylığını çekmeye Ziraat Bankası'na, madımak toplamak için Beylerbeyi sırtlarına. Karlı bir kış gününde, meydana çıkan uzun sokağın sonunda, köşedeki Keçeli Fırını'nın önünde Ramazan pidesi kuyruğunda olduğumuz. En fazla 10 yaşında olmalıyım. En son babam hatim indirtir ve hatmin bittiği akşam 40 kişilik büyük bir iftar sofrasına oturulurdu. Bir arada, mutluluk içinde. Sigara böreklerinin tadına. Bayram öncesi, dip köşe bayram temizliği yapardı annem. Babaannem ailenin en büyüğü olduğu için bayram boyunca onu ziyarete gelenlerle dolup taşardı ev. Annem bizi ikişer ikişer yanına alıp iki günde tamamlardı bayramlıklarımızı. Biri bayram boyunca evde giyeceğimiz gündelik bayramlıklar, bir katı da bayram ziyaretine gittiğimizde giyeceğimiz biraz daha süslü olanlar ve elbette rugan ayakkabılar. Bayram sabahı babam bayram namazına giderdi. Sonra babam, ben, benden iki yaş küçük kardeşim Deniz, babaannem arabaya biner Feriköy'e mezar ziyaretine giderdik. Yıllar sonra babaannemi de oraya dedemin yanına defnettik. Annem mutfakta, çaydanlık tıngır tıngır, kahvaltı hazırlıyor. Muzaffer Akgün söylerdi: "Geceler yârim oldu"… Öğlene doğru misafirler gelmeye başlardı. Son gün, babam da ablalarına ve abisine iade-i ziyaret yapardı. "Nerde o eski bayramlar" demeyeceğim. O fotoğraf karesinde yaşadığım da bu. Fırının önünde, karlar altında beklerken, babaannemle pidelerimizi alıp eve giderken yaşadığım mutluluk değildi. Sevgi dolu bir evde büyümenin, babaanneyle yakın arkadaşlığın, bol kız kardeşli 'kız neşesi'nin, bayram rutinlerinin, heyecanlarının, hepsini kavgasız gürültüsüz usul usul tadına vararak yaşamanın sükuneti. Artık ailenin en büyüğü babam. Bu bayram aşure yapmış annem.

Filiz Aygündüz

Kaynak: Milliyet

22 Mart 2026 08:43

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Filiz Aygündüz

Sen Çok Yaşa Gupi

Edebiyatın en hassas alanı hiç kuşkusuz çocuk kitapları. Çünkü çocuk yayıncılığı devasa bir pazar. Çocuk kitapları çok fazla satıyor. Bir'çok satanlar' çarkının içinde çocuk kitapları. Ama çocuk kitabı yazmakta ne var, üç resim beş diyalog oldu bitticiler de az değil. Bana göre yetişkin kitabı yazmaktan çok daha zor ve sorumluluğu büyük çocuk kitabı yazmanın. Epey bir zamandır, çocuk kitabı yazarları içinde ünlü isimleri de görüyoruz. Ünlü kavramı, çocuktan çok aile için önemli. Genel olarak anneliği ya da babalığı yaşamış oluyor bu ünlü. İyi ama anne ya da baba olmak çocuk kitabı yazmak için yeterli değil ki, şart da değil ayrıca. Birinin adının önünde 'ünlü' sıfatı olmasının onun çocuk yazarlığını kolaylaştırmasına da tepkiliyim. Bu yüzden Doğan Çocuk'tan çıkan, Gupse Özay'ın kaleme aldığı Gupi serisini okumaya başlarken biraz önyargılıydım. Özay'ı sadece 'ünlü' sıfatıyla tanımlayamayız. Hayal dünyası geniş, yaratıcılıkta sınır tanımayan bir karakter Gupi. Çocuklara olan hassas yaklaşımını. Bir küçük prensesten çok, sokaklarda arkadaşlarıyla koşturan, eli yüzü kirlenen, hafif kilolu bir çocuk Gupi.

07 Haziran 2026 07:12

Filiz Aygündüz

Şahane Bir Anne Oğul Dayanışması

Fransız yazar Edouard Louis'den söz ediyorum. Can Yayınları'ndan çıkan yeni kitabı "Monique Kaçıyor" da onlardan biri. Louis annesinin özgürlük mücadelesini ve kendini yeniden var etme sürecini işliyor "Monique Kaçıyor"da. Monique oğluna, babasından boşandıktan sonra bir süredir birlikte yaşadığı adamın kendisine şiddet uyguladığını söylüyor. Edouard Louis, Atina'da bir otel odasında alıyor telefonu. Bunu öğrenirse Monique'in başına gelebilecekler Edouard'ı fazlasıyla endişelendiriyor. Kaçış sonrası Monique hayatını yeniden kurma sürecine giriyor. Bu arada şunu da eklemeliyim, Edouard Louis'nin bu kitabı yazmak gibi bir planı yok başlangıçta. Ne var ki, kitapta okuyacağınız bazı gelişmelerden sonra Monique oğlunun bu kitabı yazmasını istiyor. Edouard Louis, edebiyata dair hiçbir şeyin kendisine bu kadar neşe vermediğini söylüyor. Monique'de de bunu görüyoruz.

24 Mayıs 2026 10:55

Filiz Aygündüz

Âşık Safiye'nin Romanı

Gazete arşivlerine bakacak olsanız ilk cümlelerin hep aynı vurguyla başladığını görürsünüz: Safiye Ayla ve genç komando sevgilisi. Bu vurgunun nedeni Safiye Ayla, 60'lı yaşlarını sürerken sevgilisinin 30'larının başında olması. Neyse ki Doğan Kitap'tan çıkan Serdar Soydan'ın yazdığı biyografik roman "Lütfen Alkışlamayın/ Safiye Ayla ve Komando" bu aşkı hakkıyla anlatıyor. Safiye Ayla eşi Şerif Muhittin Targan'ın ölümünden bir yıl sonra, kendisine Antalya'dan mektup gönderen Tolga isimli bir hayranıyla mektuplaşmaya başlıyor. Ayrıca, Tolga diğerleri gibi Safiye Ayla'ya parası için yaklaşan erkeklerden değil. Bir turne vesilesiyle Antalya'da, hapishanede Tolga'yı ziyaret ediyor Safiye Ayla. Bu noktadan sonra biz Cumhuriyet'in ilk büyük yıldızı, Atatürk'e defalarca şarkı söylemiş, adı müzik tarihine altın harflerle yazılmış Safiye Ayla'yı değil, âşık bir kadın olarak Safiye'nin portresini okuyoruz kitapta. Ama nasıl büyük bir aşk yaşadığı! Ahmet Erhan'ın şiirindeki gibi: Durmaksızın koşan, içi içine sığmayan bir Safiye. Tam da "Artık kadınlıktan kesildim" dediği bir anda, eskisi kadar kadın hissetmediği bir anda, "Geçti benden" diye düşünürken, kendisini hiç olmadığı kadar dişi ve seksi hissettiren bu adam aklını başından alıyor Safiye'nin. Komando, gizlice Hürriyet gazetesiyle anlaşıp, bir yazı dizisi hazırlıyor: "Genç sevgilisi anlatıyor: Safiye Ayla'yı neden sevdim?" Bugünün deyişiyle love bombing'in en kralını yaşatıyor Tolga, Safiye'ye. Tam bu noktada Safiye Ayla'nın duruşu çok önemli. Safiye Ayla'yı kendi elleriyle inşa eden kadın. Sadece şu kadarını söylemek isterim, "Lütfen Alkışlamayın" cesur bir kadının 60'ında aşkla sınanmasını anlatan, iyi bir roman.

17 Mayıs 2026 11:41

Filiz Aygündüz

Aile Dizisi İzlemek İster Misiniz?

Adı İki Dakika Creative House. Bir yıl içinde "Yeni Nesil Aile", "Semt Çocuğu" ve "NKBİ – Ne Ki Benden İstediğin" projeleri dikey formatta izleyiciyle buluştu. Sözünü ettiğim üç dikey dizi 650 milyon görüntülenme, 37 milyon tekil kullanıcı, 6.2 milyonu aşan etkileşim ve 1.7 milyonun üzerinde paylaşıma ulaştı. Habercilik refleksiyle hikâye toplama ve anlatma alışkanlığını dikey dizi üretim modeline taşıyan Kavukcu, İki Dakika Creative House'u Türkiye'nin ilk profesyonel dikey dizi stüdyosu olarak kurdu. Bugünün hız çağında, izleyicinin bir içeriğe karar verme süresi sosyal medyada 1.5–3 saniyeye düşmüş. 1–2 dakikalık içeriklerde bile ortalama ekranda kalma süresi 20–25 saniye seviyesinde. Senaryosunu Ece Yosmaoğlu'nun yazdığı, Mustafa Kotan'ın yönettiği, başrolünde Pelin Karahan'ın olduğu "Düşes", 15 Mayıs'ta aynı adı taşıyan hesaplardan izlenebilecek. Hatırlatayım, Instagram, Yotube ve Tiktok üzerinden. "Düşes"in lansmanı bu hafta Venedik'te 1792'de açılan dünyanın en köklü opera sahnelerinden biri olan Teatro La Fenice'de yapıldı. '90'ların Türkiye'sine dönüp "Neleri özlüyoruz biz?" sorusuyla yola çıkan İlkin Kavukcu büyük bir ihtiyacımıza, aile dizisi özlemimize renkli, eğlenceli, temiz içerikli bir cevap verdi. O zaman, varlıklı eşinden ayrılıp baba evine dönen bir kadının, bir adama sırtını yaslamadan hayatını yeniden inşa ettiği "Düşes"i (dusesdizi) şimdiden takibe alabiliriz.

10 Mayıs 2026 07:13

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Filiz Aygündüz

Holly'ye Mutlu Son Yazmak

Amerikan edebiyatının çığır açan yazarlarından Truman Capote'nin "Tiffany'de Kahvaltı" adlı romanından aynı adla uyarlanan filmin açılış sahnesidir bu. Hepburn'ün canlandırdığı Holly Golightly, ikonik siyah elbisesi, aynı renk eldivenleri, inci kolyesi ve siyah gözlükleriyle yüzünde dupduru bir bakışla izler vitrindeki mücevherleri. Golightly romanda 'kırmızı' renkle ifade ettiği duygu durumunu şöyle anlatır: "Zalim kırmızılar korkunçtur. Korkarsın, deli gibi terlersin ve neden korktuğunu bilmezsin. Tek bildiğin kötü bir şey olacağıdır. Sadece ne olacağını bilmezsin." Tipik bir anksiyete anıdır bu ve ilacı da Tiffany'dir: "En iyi gelen şeyin bir taksiye atlayıp Tiffany'ye gitmek olduğunu keşfettim. Oranın sakinliği, o mağrur havası anında yatıştırıyor beni. Çok kötü bir şey gelemez orada başına, etrafında güzel takım elbiseleri içinde sana yardımcı olan adamlar, o güzelim gümüş ve timsah derisi cüzdan kokusu." Bu nedenle vitrine bakan Golightly'nin bakışları sakindir, güven doludur. Bu hafta Siren Yayıncılık'tan, yeniden basılan "Tiffany'de Kahvaltı" geldi. Roman 1940'ların New York'unda geçiyor. Onunla aynı apartmanda oturan Holly Golightly ise, dönemin cemiyet hayatının renkli simalarından 19 yaşında genç bir kız. 14'ünde ailesinin yanından ayrılmış. Nedenini ise şöyle açıklıyor: "Bana kendimi gerçek hayatta Tiffany'deymiş gibi hissettirecek bir yer bulsam, o zaman birkaç parça mobilya alır, kediye de bir isim verirdim". Asıl adının Lulamae Barnes olduğunu öğreniyoruz, Amerika kırsalında yoksul bir ailede büyüdüğünü, 14'ünde kendisinden yaşça çok büyük, dört çocuk sahibi bir baytarla evlendiğini, sonra bu evliliğin dar kalıplarında sıkışıp kaldığı için kaçtığını, kendine New York'ta yeni bir kimlik yarattığını. Erkeklerle kurduğu yüzeysel ilişkiler üzerinden geçimini sağlayan Holly, her perşembe Sally Tomato adında bir mafya babasını 300 dolar karşılığında hapiste ziyaret ediyor. Güçlü ve bağımsız yapısına rağmen çok nahif, kırılgan bir hâli var Holly'nin. Art arda gelen talihsizlikler ve travmalardan sonra Holly bir yol ayrımında buluyor kendisini.

03 Mayıs 2026 07:10

Filiz Aygündüz

Duygu Asena 80 Yaşında

Kadıköy Altıyol'da Bayramyeri Sokak'ta 1946 yılının 19 Nisan günü dünyaya gelişiniz üzerinden 80 yıl geçti Duygu Hanım. Bütün hayatınız boyunca sadece bir defa "Ay ay ay, kızımın saçları da Rita Hayworth gibi" diyerek iltifat eden sert babanızın şahsında deneyimlemeye başladığınız erkek cinsiyetiyle ilişkilendirilen güçlü, bağımsız, yasak koyucu rollere kafa tutuşunuz çocukluk yıllarınıza dayanıyor. Çetin Altan, "Annesi ve babası tarafından yeterince sevilmeyen çocuklar yazıyla çiziyle uğraşır" der. Kim bilir belki biraz da bundan 1972'de Hürriyet'in Kelebek ekinde çalışmaya başlıyorsunuz. Yıl 1986. Kadınca devam ederken, kadınlık durumlarıyla ilgili o kadar çok konu birikiyor ki kafanızda, bütün dergiyi siz yazmak istiyorsunuz. Sonunda bunları bir roman olarak yazmaya karar veriyorsunuz ve 1987'de "Kadının Adı Yok" çıkıyor. "Kadının Adı Yok", muzur bulununca "Toplumun ar ve haya duygularını incitmekle suçlanıyorsunuz. Bu konudaki düşünceniz nedir?" sorusunu şöyle yanıtlıyorsunuz: "Benim ar ve haya duygularım müstehcen resimlere bakınca değil erkeklerin kadınları dövdüklerini duydukça inciniyor." Bizim hâlâ inciniyor Duygu Hanım. Birden diliniz çözülüyor ve şu soruyu soruyorsunuz kardeşinize: "Orada kadınlar var mı?" 60. yaş doğum gününüzü Feriye'de kutluyoruz. Üç ay sonra 30 Temmuz 2006'da veda ediyorsunuz bize. Jan Garbarek'in "Rites" albümünden en sevdiğiniz parçayla AKM'de karşılıyor, aynı parçayla uğurluyoruz sizi… Kalplerinin üstünde sizin fotoğraflarınız ve iki cümle: "Özgürsünüz... Gücünüzü bilin." O günün üstünden de 20 yıl geçti. "Sen şimdi beni bana mı anlattın?" diyeceksiniz. Türkiye'de feminist hareketin manifestosu kabul edilen "Kadının Adı Yok" hâlâ baş tacımız Duygu Hanım. Bugün saat 16-18 arasında Beşiktaş'ta Cüneyt Arkın Sanatçılar Parkı'nda tüm okurlarınızın ve sevenlerinizin katılımıyla doğum gününüzü kutlayacağız. Kadınlar var, kadınlar her yerde. Mücadelemiz devam ediyor, edecek. Dilerim 100. yaşınızda kadının adını koymak için başlattığınız uzun mesafe koşusunda ipi göğüsleriz Duygu Hanım.

19 Nisan 2026 11:14

Filiz Aygündüz

Gülümseyebiliriz

Baharı Sezen Aksu'nun "Biz de Yeniden Başlarız" adlı albümüyle karşılayacağız. Albüm boyu sözün, sese ve besteye karıştırıldığı bir simya ile acıyı bala dönüştürüyor Sezen Aksu. Perşembeyi cumaya bağlayan gece saatler 12'yi gösterdiğinde Türkiye'nin tüm şehirlerine bir albüm gelecek. Baharı serçenin kanadına takıp getirecek olan da Sezen Aksu. İlkbahar yetmez bu albüme, 2026 yazı belli ki onunla geçecek. "Aşk Dansı" ile açılıyor albüm. Sezen Aksu'nun sesinde genç bir kız dans ediyor. Dinlemekle kalmıyor görüyoruz da. "Gel Kıyma". Onun sesinde de Sezen Aksu'nunkinde de püfür püfür bir özgürlük: "Ama senin de bir raf ömrün/ Bir son tarihin var/ Güle güle hoşça kal". Kesif bir acı, inanamamazlık: "Söyle gittin mi?" "Kiraz Mevsimi". Albümde favorim olan bu şarkıyla bir Sezen Aksu korosu oluşturacağız bu yaz ve hep birlikte söyleyeceğiz: "Bir daha gelmez geri genç baharlar/ Kim bilir önümüzde kaç kiraz mevsimi var". Aksu söyledikçe kalbimizdeki camda bir kırık ilerliyor sanki: "Biz nasıl olduk iki yabancı/ Sizli bizli, sizli bizli". Üfleye üfleye "Güle güle canım" diyor hiddetli, şiddetli aşığa: "Bir daha bu ateşi yakmam/ Giderken ardıma bakmam/ Kapısına kilit vururum umudumun/ Ben mış gibi yapmam". Ve son şarkı: "Yani". 2003'ten bu yana neler gördü o kız. "Hem çok üzgünüm/ Hem çağırıyor hayat/ Başka çaremiz mi var / Biz de yeniden başlarız" diyor.

15 Nisan 2026 11:51

Filiz Aygündüz

Arkas'tan İzmir'e Yeni Yıldız

Zira arkasında, İstanbul için sanat yatırımı yapmayı düşünür müsünüz sorusuna "Ben paramı İzmir'e harcarım" diyen vizyoner bir isim, Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas var. Oluşturduğu sanat rotasının yedinci durağı Lucien Arkas Sanat Merkezi de geçtiğimiz hafta kapılarını İzmirlilere açtı. Bayraklı'daki Mistral İstanbul'da bulunan merkez, 2 bin 500 metrekarelik büyük bir alana sahip. "Sonia Robert Delaunay: Modern Rengin İcadı" isimli seçkiyi, basın mensupları olarak Arkas Sanat Direktörü Müjde Unustası ve Centre Pompidou Uluslararası Projeler Küratörü Anna Hiddleston eşliğinde gezdik. Centre Pompidou Başkanı Laurent Le Bon'un, basın toplantısında "Arkas Sanat'la olan bu güzel ilişki ve iş birliğimizle Arkas'ın İzmir'deki takım yıldızları arasında biz de bir yıldız olarak yerimizi alacağız," demesinden de anlaşılıyor ki, İzmir'i yıldız gibi parlayacak bir sergi bekleniyor. Basın toplantısı için İzmir'e gitmişken bu ay Milliyet Sanat dergisinin kapağında yer alan, Arkas Sanat Merkezi'ndeki "Moda ve Resim" sergisini görme imkânım da oldu. 19. YY.'dan 1940'lara uzanan bu seçkide birbirine eşlik eden tablolar ve kostümler arasında rüya gibi bir yolculuğa çıkıyoruz. Arkas Sanat sergiyi "Burjuvazinin yükselişiyle ağırbaşlı bir görünüme kavuşan erkek modasından, kadın silüetini şekillendiren krinolin ve turnürlerin dramatik değişimine kadar her detay, bir toplumsal hafıza kaydı hâlini alıyor," sözleriyle açıklıyor. Bu açıdan bakıldığında Avrupa resminin Türk resim geleneği üzerindeki etkilerini de "Moda ve Sanat" sergisinde görmek mümkün.

12 Nisan 2026 09:27

Filiz Aygündüz

Hayatın Alaylı Bir Benzeri

Simone de Beauvoir, "Yaşlılık" isimli kitabında "Hayatın karşıtı, ölümden çok yaşlılık olmalıdır. Yaşlılık hayatın alaylı bir benzeridir," der. Ama o böyle yaşamayacaktır yaşlılığı. Ne yazık ki, ne kitabın yayımlandığı 1970'lerde ne de bugün insanlar Beauvoir gibi yaşlanmıyor. Yine 1970'lerde bu defa Türkiye'den büyük bir yazar, Aziz Nesin, yaşlılığı ve beraberinde getirdiği yalnızlığı anlatan bir tiyatro metni kaleme alıyor: "Hadi Öldürsene Canikom". İki kitap birbirinden çok farklı ama duyguları ortak; hayatın karşısında yaşlılık var, yanı başlarında da yalnızlık. Yönetmen koltuğunda Barış Dinçel'in oturduğu, oyuncu kadrosunda Günay Karacaoğlu, Zeynep Kankonde ve Bülent Alkış'ın yer aldığı "Hadi Öldürsene Canikom"un Ses Tiyatrosu'ndaki prömiyerini izlerken aklımda hep Beauvoir'ın 'hayatın alaylı benzeri' diye tanımladığı yaşlılık vardı. Hayatın karşıtı ölüm demiyor, yaşlılık diyor. Tam da bunu anlatıyor oyun. Siyen'in evinde geçiyor oyun. Bir bodrum katı. Siyen ve Diha bu koltuklarda oturup sık sık geçmişi yad ediyorlar. Hiçbiri mümkün değil. Siyen'in derdi ise bu hiç de katile benzemeyen adamla bir avuç neşe katmak hayatına ama tabii onu Diha ile paylaşmaya niyeti yok. Yanınıza bir Diha ya da Siyen alıp "Hadi Ödürsene Canikom"a gitmenizi, onların hayata karışmış olma mutluluğunu yaşamanızı çok isterim.

05 Nisan 2026 08:01

Filiz Aygündüz

Sana Sabırlar Dilerim Osman

Attilâ İlhan "Ayrılık Sevdaya Dahil" şiirinde "Ayrılığımızı hissettiğim an demirler eriyor hırsımdan" der. 39'u sönüp 40.'sı hiç sönmeyen yas mumları gibi. Zaten aynı şiirde Attilâ İlhan da boşuna demiyor: "Ayrılmanın da vahşi bir tadı var / Öyle vahşi bir tat ki dayanılır gibi değil". O tadı en iyi anlatan kitaplarından biri de hiç kuşkusuz, Çağdaş Türk Edebiyatı'nın güçlü kalemlerinden Aylin Balboa'nın 2022 yılında İletişim Yayınları'ndan çıkan "Bu Hikâye Senden Uzun Osman" adlı romanı. Mart ayının en güzel sürprizlerinden biri bu şahane romanın tiyatroya uyarlanışıydı. "Ayrılmalıyız Osman" başlıklı ilk mektup "Barışalım mı Osman?" pişmanlığı ile devam ediyor. "Senin Canın Sağ Olsun Osman" kabulünü "Ben Burada Bekliyorum Osman" kararlılığı izliyor. "Hiç Bilmiyorum Osman"a geliyoruz daha sonra, onu takiben "Ben Artık İstemiyorum Osman". Veda mektubu "Astalavista Osman" ile 20 mektupta tamamlanıyor içsel yolculuk. "Dönmeyeceksen de mühim değil, bu duygu bana yeter, senin canın sağ olsun Osman" diyen de o, "Yeşillenmem bir yağmura bakar Osman. Ben artık istemiyorum" diyen de. O kadının zihin kaleydeskobundaki her çiçeği açıyor Şenay Gürler.

29 Mart 2026 11:16

Filiz Aygündüz

Hakikati Kim Biliyor?

Bu yıl Berlinale'de çok özel bir belgeselin dünya prömiyeri yapıldı: Burak Çevik'in yazıp yönettiği "İki Laborantın Yorgun Saatleri". Nalan Kuruçim, Bahar Çevik ve Didar Püren Erbek'in rol aldığı film, Berlinale'nin Forum Expanded bölümünde gösterildi. Forum Expanded'a seçilen filmlerin özelliği şöyle açıklanıyor: "2006 yılından bu yana sinemanın anlatım olanaklarını genişleten yapımlara odaklanıyor. Program, filmi yalnızca bir gösterim nesnesi olarak değil; estetik, toplumsal ve düşünsel soruların tartışıldığı bir alan olarak ele alan çalışmaları bir araya getiriyor." Tam da bu açıklamaya uygun bir film "İki Laborantın Yorgun Saatleri". 22 dakika sürüyor. Filmin başında bir dağdan alınmış üç boyutlu görüntüler dönüyor ekranda. Filmi seyretmesem aklıma gelecek bir soru değil. Kan tahlili için sözgelimi. Ben böyle serbest çağrışımla düşünedururken bir laboratuvar ortamı beliriyor ekranda. İki laborant, bilinmeyen bir maddeyi inceliyorlar. İki laborant gibi. Laborantlardan biri (Bahar Çevik), diğer meslektaşına (Nalan Kuruçim), telvede bir erkek gördüğünü, isminin içinde A harfi olduğunu söylüyor. Bilimin makineler üzerinden yaptığı arayışı, fal bakan kahve fincanı üzerinden yapıyor. Falı bakılırken doğum hikâyesini anlatan laborant rolündeki Nalan Kuruçim belgeselin sonunda arkadaşının sezgisine, bedeninden iç çekişlerine canlandırdığı büyük bir yorgunlukla itiraz ettikten sonra masaya kollarını dayayıp, başını üzerlerine koyuyor. Film bundan sonraki yolculuğuna 21-28 Mart 2026 tarihlerinde Paris'te 48.'si gerçekleştirilecek dünyanın yenilikçi belgesel film festivallerinden Cinéma du Réel'de devam edecek. Burada Fransa prömiyerini yapacak film, "türün sınırlı kalıplarını aşan ve yeni perspektifler sunan yarışma seçkisinde" jüri karşısına çıkacak. Güncel üretimler ile belgesel sinema tarihi arasında diyalog kurmayı hedefleyen Cinéma du Réel, sinemanın estetik sınırlarını zorlayan yaklaşımıyla dünyanın en saygın belgesel platformlarından biri olarak kabul ediliyor. "İki Laborantın Yorgun Saatleri"nin yolu açık olsun.

15 Mart 2026 11:18

Filiz Aygündüz

Yeşilçam'a Varoluşçu Psikoterapi

Türk sinemasının gençlik çağlarının en derin travması hiç kuşkusuz 1970-1980 yılları arasında Yeşilçam'da yaşanan seks filmleri furyasıydı. Türk yapımı seks filmleri çekilmeye başladı. Bu sözümona erotik komedilerin bir işlevi daha vardı. Bu travmayı neredeyse 50 yıl boyunca defalarca masaya yatırdık. Filmin başrolü olan Aytekin karakterini canlandıran Yetkin Dikinciler, filmdeki performansıyla 62. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandı. Aytekin 1975-1980 yılları arasını içeren bu dönem filminde, konservatuvar mezunu bir tiyatrocu. Reddemeyeceği bir ücret teklif ediyor yapımcı. Cep delik, cepken delik. Aytekin'in çektiği erotik sahne çok ilgi görünce ona erotik komedilerde başrol oynamayı teklif ediyor yapımcı. "Hamlet" provasından çıkıp erotik film çekmeye gittiği anlaşılınca tiyatrodan kovuluyor. "Parçalı Yıllar" Aytekin'in hikâyesini anlatırken, Yeşilçam'ın travmasını da çarpıcı sahnelerle analiz ediyor. Hasan Tolga Pulat, sağlam senaryosu ekseninde yönettiği "Parçalı Yıllar"da âdeta varoluşçu psikoterapi uygulamış Türk sinemasına. Irvin Yalom'un "Varoluşçu Psikoterapi" adlı kitabındaki ölüm, özgürlük, yalıtım, anlamsızlık kavramlarının tümü işleniyor filmde.

08 Mart 2026 08:47

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha