×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Çocukların Kanı...

Susan nedenini öğreniyor: Hükümet destekli bir klonlama programıyla, okul saldırısında ölen çocukların klonları üretiliyor. Böyle bir ortamda, anlatı dünyasındaki seçenekler de sınırlı: Olayın şok ve dehşetini hissedebilelim diye bizi soğukkanlı bir tavırla saldırı gününe fırlatan öyküler -Elephant/Fil (2003) bunların başında gelir-, okul saldırılarının geride kalanlar, özellikle çocuklar üzerinde yarattığı travmayı anlatan filmler –örneğin The Fallout (2021)-, ölen çocukların yasını tutan hüzünlü çalışmalar -Netflix'in sunduğu kısa metrajlı belgesel All the Empty Rooms/Boş Kalan Odalar'da (2025) olduğu gibi- ya da, izahı yapılamayan bu korkunç şiddeti farklı biçimde anlatan... 1999'da yaşanan Columbine Lisesi katliamını odağa yerleştiren Bowling for Columbine, ergenlik çağındaki çocukların uyguladığı şiddetin 'toplumsal olan'dan ayrı ele alınamayacağını, bu şiddet patlamasında bireysel silahlanmanın etkileri kadar adaletsizliğin, devlet eliyle hem ülke içinde hem de uluslararası düzeyde uygulanan şiddetin, iktidarların yarattığı güvensizlik duygusunun da rolünü sorguluyor. Örneğin Moore, Columbine Lisesi'nde okuyan çocukların pek çoğunun ebeveynlerinin de çalıştığı, dünyanın en büyük silah üreticisi olan Lockheed Martin'in Littleton tesisinde yöneticiye şunu soruyor: "Yani size göre, çocuklar şöyle demezler mi: 'Babam da her gün fabrikaya gidiyor ve füze imal ediyor. Bu kitle imha silahlarıyla Columbine Lisesi'ndeki katliam arasında ne gibi bir fark var ki?!'' Aradaki diyalektik bağlantıyı göremeyen yönetici, saf saf şöyle diyor: "Ben özellikle aralarında bir bağlantı olduğuna inanmıyorum. Çünkü bahsettiğiniz füzeler bize karşı kötü niyet besleyenleri caydırmak için ve savunma amacıyla üretiliyor. Sırf birilerine kızdık diye öfkeye kapılıp onların üstüne bomba yağdırıp füzeler atamayız." Adamın bu sözleri üzerine Michael Moore, Louis Armstrong'un What a Wonderful World (Ne Güzel Dünya) adlı şarkısı eşliğinde ABD yakın tarihinin bir dökümünü veriyor: 1953-İran'da Musaddık'ın devrilmesi, 1954-Guatemala hükümetinin devrilmesi (200 bin kişi), 1963/1975-Vietnam'da Diem'in devrilmesi ve Vietnam Savaşı (4 milyon kişi), 1973-Şili'de Allende hükümetinin devrilmesi (5 bin kişi) ve liste uzadıkça uzuyor, uzadıkça uzuyor.

Uğur Kutay

Kaynak: Birgün

20 Nisan 2026 05:00

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Uğur Kutay

Depolitik Söylemler

"En iyisi babamı bulup ona her şeyi anlatmaktı. Ama o beni aramıyor, bundan da, arasa da bir yardım edemeyeceği sonucunu çıkarıyordum." Özneyle yüklemin birbiriyle saçma sapan bir kavgaya tutuştuğu böyle kötü bir tümce gördüğümde, "Acaba Orhan Pamuk mu yazdı?" diye düşünüyorum. Örneğin bu, Kırmızı Saçlı Kadın'dan bir tümce (YKY, 2016, s.79). Yine hiç kimse -ne yazar ve editörü, ne de romandaki karakterler- 15 yaşında bir çocuğun pedofilik bir ilişkinin kurbanı oluşunu sorgulamadığı gibi, kimse de çıkıp "Ne babası yahu? Oğlan 15 yaşında girdiği ve sonrasında olanları hiç bilmediği bir ilişki yüzünden nasıl 'sorumsuz babalık'la suçlanabilir?" demez. "Çalıştığım şirketin belediye ve iktidar partisi ile arası iyi olduğu için, imar planı, yani kat yükseklikleri değişecek ve yeni yollar geçecek yerlerden arsalar alıyor, toplu konut kredilerinden rahatça yararlanabiliyorduk. Bir ahlaksızlık yaptığımızı düşünmüyordum. Ama bazan iktidardaki parti yöneticileriyle iyi geçinen, onların zevksiz kültür ve vakıf faaliyetlerine ve hamasi nutuklu törenlerine katılıp işlerini yürüten bir oğlu olduğunu bilseydi, acaba babam benim için ne derdi diye düşünüyordum. Babam kayıplara karıştı diye yıllarca derinden kızmıştım ona. Ama şimdi bundan şikâyetçi olmadığımı, çünkü babamın yaptıklarımdan hoşlanmayacağını hissediyordum." (S.98) Bunu'AKP romanı' yapan şey, sadece karakterin 3. köprü ve yeni havalimanı inşaatı gibi sayısız projeden faydalanan bir müteahhit olması değil, örneğin Kuzey Ormanları'yla ilgili protestoların hiçbirinden söz edilmemesi; sık sık ortadan kaybolup yıllarca görünmeyen sosyalist ve sorumsuz babadan söz edilirken, 2013-2015 arasında yazılmış romanda Gezi gibi devasa bir eylemin tek sözcükle, hatta tek anıştırmayla bile anılmaması; ölümcül baba-oğul ilişkileri ele alınırken 'devlet baba'nın öldürdüğü çocuklardan hiç bahsedilmemesidir. Ama bu yazının asıl nedeni Pamuk'un AKP romancılığı değil, Halil Ergün'ün geçen hafta bir söyleşide göğsünü gere gere yaptığı "'Yetmez ama evet' değil, doğrudan evet dedim!" açıklaması -Ergün bunu daha önce de söylemiş, ben duymamışım. "Solcu olduğum için, 12 Eylül Anayasası'nı ortadan kaldırmaya yönelik bu girişime doğal olarak 'evet' dedim." şeklinde özetlenebilecek bu söylem, 2010'da bile ikna edici değildi ama -Halil Ergün'ün yerinde olsam, örneğin Fetullah Gülen'in Ağustos 2010'da şu sözleri neden söylemiş olabileceği üstüne biraz düşünürdüm: "İmkan olsa mezardakileri bile kaldırarak 'evet' oyu kullandırmak lazım!"-, hiç değilse bir bilişsel yanılmayı göstermesi açısından kabul edilebilirdi. Oysa bugün, 12 Eylül 2010'da yapılan o referandumun AKP tarafından hangi amaçla tasarlandığı ve bugünkü korkunç baskı aygıtını nasıl beslediği apaçık ortadayken böyle bir şeyi tekrar ve ısrarla söylüyorsanız, Berkin'i, Ali İsmail'i, Abdo'yu ve diğer Gezi çocuklarını siz de en fazla Orhan Pamuk kadar sahipleniyorsunuz demektir.

29 Haziran 2026 05:00

Uğur Kutay

Ufo'lar Ve Suaygırları

Sinema yazarlarının çoğunlukla olumlu karşıladığı son Steven Spielberg filmi Disclosure Day/İfşa Günü, açılış sekansından finaline dek her sahnesinde, abartmadan söylüyorum, her sahnesinde mantık hataları bulunan epey sorunlu bir film. Üzerinde hiç uğraşılmamış karakterlerle, iyilerin çaldığı ve kötülerin geri almaya çalıştığı disklerin peşinde aksiyon dolu bir kovalamaca yaşarken daha pek çok saçmalığa tanık oluyoruz: Çiftlik baskını sahnesinde esas oğlan, en fazla 30-40 metre ötedeki süper ajanların etrafından öyle bir dolaşıyor ki, ajan rolünü oynayan figüranların onu fark etmemek için özellikle para aldığı konusunda tereddütsüz bahse girebilirsiniz! -, başlamak üzere olan 3. Dünya Savaşı'yla ilgili haber görüntülerinde sürekli Kuzey Kore'den ve liderinden söz edilirken, Trump'ın adı veya görüntüsünün 2,5 saatlik koskoca filmde bir kere bile, bir kerecik bile geçmemesi gibi radikal ideolojik seçimler de filmi iyice çekilmez kılıyor. Kısacası, sonuna kadar dayanmakta epey zorluk çektiğim çok büyük ve pahalı bir saçmalıktı, İfşa Günü... *** UÇAKTAKİ SUAYGIRI (DİKKAT: Deep Water/Derin Kabus filmi hakkında spoiler içermektedir.) "Uçakla yolculuk yapmaktan daha tehlikeli olan şey nedir, biliyor musun? Suaygırları." Uçağın ikinci kaptanı, uçmaktan pek hoşlanmayan küçük kızı rahatlatmak için böyle diyor ve ekliyor: "Tabii, birisi çaktırmadan uçağa bir suaygırı bindirirse, bilemem." Spielberg'ün rahatsız edici suskunluğunun tersine, uçaktaki -ya da birazdan göreceğimiz gibi, Oval Ofis'teki! - suaygırı, bu hafta gösterime girecek olan Deep Water/Derin Kabus'un merkezinde yer alıyor. Derin Kabus'taki uçağın iyi kaptanları var, yani anayasal açıdan devletin sorunu yok; ama ne yazık ki bazı çok kötü yolcuları, uçağın gidişatını olumsuz yönde belirleyen suaygırları var. Aşırı derecede bencil, kendini tüm kuralların üstünde gören bu şişman adamın kimi çağrıştırdığını sorsanız, filmi izleyenlerin çoğu Trump diyecektir.

22 Haziran 2026 05:00

Uğur Kutay

'Kendinde Butlan' Olarak Faust

Faust dünkü çocuk değil ya, elbette biliyordu! Faust'un bunu bildiğini biliyoruz. Faust bizim bunu bildiğimizi de biliyor, bu yüzden artık 'reyiz'inin karşısına çıkıp "Mephisto, ben pazarlıktan vazgeçiyorum." demesi olanaksız. *** Bu korkunç gidişatta Faust'un koltukla ilişkisi, Reichenbach'ın Ilsabet'le ilişkisine benziyor. Reichenbach ve Ilsabet, bilim-kurgu edebiyatının büyük ustalarından Robert Silverberg'ün zaman yolculuğu konulu bir öyküsünün iki kahramanı, 1914'te Saraybosna'da tanışan iki 'zaman turisti'dir.* Veliaht prense düzenlenen ve 1. Savaş'ın bahanesi olarak kullanılacak suikasti izlemeye giden Reichenbach ve Ilsabet, tanışıp birbirlerine aşık olarak başka zamanlarda dolaşmaya başlarlar: Nero'nun Roma'yı yaktığı güne, Shakespeare'la kadeh tokuşturmak için 1604 Londrasına, Sokrates'in yargılandığı mahkemeye, Macellan ve Kolomb'un limandan uğurlandıkları tarihlere, Konstantinopolis kuşatmasına ve daha pek çok tarihsel olaya yerinde ve anında tanıklık ederler. Stavanger adlı bu adamla Ilsabet'in, 1794'te Paris'te, Robespierre'in idamı sırasında tanıştığını öğrenir. Buna göre, 27 Temmuz 1794'te Paris'te belli bir noktada buluşacaklar, İkinci Reichenbach (kısaca 'R' diyelim) gidip devrim güçlerine ihbarda bulunurken, Birinci R de Stavanger'ı kaldığı otel odasından sokağa çıkmaya ikna edecek, kararlaştırdıkları yerde adamın devrimciler tarafından yakalanıp mahzene atılmasını sağlayacaklardır. Sonra İkinci R bu sefer Birinci'yi göstererek "Ve bu!" der, "Bu da bir başka aristokrat, cumhuriyet ve halk düşmanı!" Birinci de yakalanır, bu sefer İkinci onun makinesini kırar.

15 Haziran 2026 05:00

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Uğur Kutay

'Bay Faust'tan 'Faust Bey'e Geçiş...

'Anlatılarda en çok kullanılan temalar' listesinde, Rönesans ve Aydınlanma'dan bu yana yer alan özel bir başlık var: 'Faustyen pazarlık'. Önce Christopher Marlowe'un Doktor Faustus (1604) adlı oyununda ortaya çıkan, Goethe'nin Faust'unda (1790) zirve noktasına ulaşan bu temada, insanın kendince yüce gördüğü hedeflere ulaşabilmek uğruna şeytanla nasıl işbirliği yapabileceği konusu işlenir. *** Benim çok sevdiğim 'Faustyen pazarlık' öykülerinden biri, meşhur bir Prag efsanesi: Prag'ın ortasından geçen Vltava Nehri'nin en ünlü köprüsü olan Karl Köprüsü, gördüğü onca sele dayanmıştır da, 1393'te Nepomuklu Aziz Jan'ın kralın emriyle azgın sulara atılarak öldürülmesinden sonra bir türlü iflah olmamıştır. Ama şeytan der ki, "İnşaat tamamlandıktan sonraki ilk şafak vakti köprüden geçen ilk kişinin ruhu benim olacak!" Duvarcı teklifi kabul eder, kemer sapasağlam biçimde yeniden yapılır. Dehşete kapılır ama artık çok geçtir; çıraklardan birinin kılığına girip "Kocan köprüde kaza geçirdi, koş!" diyerek kadıncağızı kandırmış olan şeytan, duvarcının karısıyla doğmamış bebeğinin ruhunu alarak kayıplara karışır. Macar yönetmen Istvan Szabo'nun 1981'de yaptığı Mephisto, 1930ların Almanyasında bir tiyatro oyuncusunun ruhunu faşizm şeytanına nasıl sattığını anlatır. Ama Hendrik "Almanya'da ne olduğu önemli değil, sahnede ne olduğu önemli!" der, araya tanıdıklar koyup Nazi büyükleriyle ilişkiler geliştirerek Berlin Devlet Tiyatrosu'ndaki kariyerine dönmeyi başarır. Filmin en acayip sahnelerinden birinde, Nazi liderlerinin özel davetlerine çağrılacak kadar yükselmiş ve Devlet Tiyatrosu'nun müdürü olmuş Hendrik'in koridorda yürürken, üzerinde "Almanlar! Nazi zulmüne rıza göstermeyin!" yazılı küçük kağıtlar bulduğunu görürüz. Dava arkadaşlarını satarak "Alman tiyatrosunun arınması gerek!" diyen sefil ve düşkün Hendrik, korkuyla binanın her yerini, prova odalarını, koltuk aralarını, hatta tuvaletleri bile didik didik ederek bu kağıtlardan başka olup olmadığını araştırır.

08 Haziran 2026 05:00

Uğur Kutay

Hiçliğin Var Olduğu Yer...

Geçen hafta, Passenger/Yolcu (2026) adlı filmin anlatı yapısındaki gerici unsurlardan söz etmiş, ' yol ' ve 'yolda olma'nın nasıl korkunç gösterildiğini tartışmaya çalışmıştım. Muhafazakar zihinlerde yol, özellikle bir kaygı nesnesidir. Burada klinik tanımıyla 'hodofobi'den (yolculuk korkusu) söz etmiyorum. Bu tür tepkilerin hiçbirini vermeyen ama yanındaki hiç tanımadığı yolcularla sürekli konuşma ihtiyacı duyan, etrafındaki dünyanın değişimini izlemek yerine hayatında ilk kez karşılaştığı ve büyük olasılıkla bir daha karşılaşmayacağı insanlarla iletişim kurarak kaygısını bastıran, manzaranın değişimini bu sayede görmezden gelebilen kişilerden söz ediyorum. Bir yandan evliliğinde sorunlar yaşayan, bir yandan da işlettiği büyük mobilya mağazasının masraflarıyla boğuşan Clark, mağazanın alt katının arka duvarının ötesinde, sonsuz gibi görünen bir ofisler-koridorlar-odalar-bekleme salonları ağıyla karşılaşıyor. Eşik alanlar (liminal spaces), yaklaşık olarak son 30 yılın, yani konserve kutumuzu (beynimizi ve evimizi) artık eskisi kadar korunaklı kılamadığımız bir dönemin yeni kaygı nesnesi olarak ortaya çıktı. Sabah işe giderken geçtiğiniz sokakların bazı bölümleri, alt ve üstgeçitler, akşam eve giderken geçtiğiniz park veya Vivarium (2019) adlı o muhteşem varoluşsal gerilim filmindeki gerçeküstü banliyö gibi 'açık eşik alanlar'da var elbette. Backrooms'da evin içindeki yolları, yolun ortasındaki koltukları, 'orada olmaması gereken şeyler'i ve 'şeylerin olmaması gereken yerler'i görüyoruz.

01 Haziran 2026 05:00

Uğur Kutay

Yol Korkusu

Alice Glaser'ın 1961'de yayımladığı, The Tunnel Ahead adlı hoş bir anti-ütopik öykü var. 2106 yılında, aşırı kalabalık bir dünyada geçen anlatıda, dört çocuklu -beşincisi de yolda! - bir ailenin hikayesine tanık oluruz. Örneğin boyu 1.80 olan Tom, evde ayağa kalktığında başını eğerek yürümektedir. Tom'un en büyük dertlerinden biri, ailenin en büyük çocuğu David'in -6 yaşında- boyunun uzamasıdır. Yasalara göre, Tünel'in giriş-çıkışı düzensiz aralıklarla haftada on kez kapatılmakta, o sırada Tünel'in içinde kalanlar (ortalama 700 araç, 3 bin kişi) siyanürlü gazla öldürülmektedir. *** 2016'da yönetmen André Øvredal bu öyküden bir kısa film yapar. Aile iki çocukludur -üçüncüsü yolda! Oysa Øvredal'ın filmi, Glaser'ın öyküsünün yapmadığı bir şey yapar: Son derece bilinçli bir biçimde seyirciye "Madem böyle korkunç bir uygulama var, neden yola çıkıyor, evlerinin güvenliğinden ne demeye uzaklaşıyorlar?!" sorusunu sordurur. Tünel'den 10 yıl sonra yaptığı bu filmde yönetmen Øvredal, yolculukla ilgili tüm korku klişelerini bir araya getirmekle kalmıyor, ideolojik açıdan epey gerici bir anlatı üretiyor: Genç bir çift, yerleşik hayatı bırakıp karavanla yollarda yaşamaya başlar.

26 Mayıs 2026 05:00

Uğur Kutay

Memedali Mantığı Dersleri

*** "Ayrıca Bakan Tekin, Lozan metinlerinde bile geçmeyen 'Ege Denizi' isminin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Yunanistan'ın etkisiyle literatüre girdiğini hatırlatarak, denizin gerçek adının 'Adalar Denizi' olduğunun ve bu şuurun öğrencilere aşılanacağının altını çizdi." (Agy, sde.org.tr) *** Sonra bir gün, Memedali, bir annenin Memedali adlı bir çocuğun cesedi başında ağıtlar yaktığını görür. Öykünün olay örgüsü uyarınca, "Benim adımı ne diye Memedali koydun, kız ana? Bak, senin yüzünden öldüm." demesini bekleriz. Ama Memedali susar, öylece kalakalır.

18 Mayıs 2026 05:00

Uğur Kutay

Saat Kaçta Pusuya Yatılır?

Başlıktaki sorunun kaynağı, İtalyan politika yazarı Giuliano da Empoli'nin "Yırtıcının Saati: Dünyayı Ele Geçiren Otokratlar ve Teknoloji Milyarderleriyle Karşılaşmalar" kitabı. Yazarın verdiği bir başka örnek, Cemal Kaşıkçı suikasti: "Washington Post muhabiri Cemal Kaşıkçı, pasaportunu yenilemek için İstanbul'daki Suudi konsolosluğuna girdiğinde, boğularak öldürülmeyi, bodruma indirilip testereyle parçalara ayrılmayı hiç beklemiyordu." Aslına bakılırsa, Empoli'nin verdiği örnekler hiç de yeni politik dönemin ürünleri değil; tarih bu tür 'Makyavelist' cinayet ve saldırı örnekleriyle dolu. Empoli de bunun bilincinde olsa gerek ki, Muhammed bin Selman'ı, Makyavelli'nin Prens'i yazarken ilham aldığı Cesare Borgia'ya benzetip 'Borgia 2.0' olarak adlandırıyor. Örneğin Empoli, Kaşıkçı'nın İstanbul'daki başkonsolosluğa "pasaport yenilemek için" gittiğini söylüyor ya, olan aslında bambaşka bir şey: Kaşıkçı, TC yurttaşı nişanlısıyla evlenebilmek için, Arabistan'daki eşinden boşandığına dair bazı belgeleri edinmek amacıyla, 28 Eylül 2018'de başkonsolosluğa gidiyor. Profesyonel politika yazarı Empoli, nedense Kaşıkçı'nın bu 'pasaport işlemi'ni niçin yaşadığı yer olan Washington'da değil de İstanbul'da yaptığına, ya da Kaşıkçı'nın 29 Eylül'de bir konferans için Londra'ya gidip 1 Ekim'de İstanbul'a dönünce bir arkadaşına aktardığı endişelerine -"Ya beni kaçırıp Arabistan'a götürürlerse?"- hiç kafa yormamış belli ki... Bunları övgüyle anan Baranov, ne hikmetse Yeltsin ve Gorbaçov'dan 'fazla yatay' (halkla çok içli-dışlı) oldukları için şikayet ediyor –"Çok yataylık, kaos demektir!" Baranov ve Berezovsky, hem çarlık zamanında hem de komünist dönemde baskıya fazlasıyla alışmış Rus halkının otoriter bir baba figürüne ihtiyaç duyduğunu söyleyerek, Yeltsin'in yerine geçmek üzere, halkla samimi olmayan, 'dikey' bir iktidar gerektiğine karar veriyorlar. Kapitalizme tek kelime bile etmeyen yazar ve yönetmen, demeye getiriyorlar ki, "Yeni Rusya'da her şey çok güzel olacaktı, ah şu Putin'in pusuya yatmış yırtıcı tavırları olmasaydı!" Şimdi gelin de, 'pusu kuramları'nın asıl pusu kuranları gizlemek için kurulmuş bir pusu olduğu kuşkusuna kapılmayın!

11 Mayıs 2026 05:00

Uğur Kutay

Aileyi Kim Çaldıysa Söylesin Bak!

1975 yılında, Nijerya'da ilginç bir şey oldu: Ülkenin kuzeyindeki Kaduna kentinde bir adam, başka bir adama "Penisimi çaldın!" diye bağırarak saldırdı. Bunun üzerine yaşlı bir polis, belki suçlamanın gerçekdışılığını ortaya çıkarmak için, belki de "Ya doğruysa?!" şüphesiyle, genç bir meslektaşına, bu iki adamı hastaneye götürüp doktor muayenesinden geçirmesini söyledi. O gün Kaduna Devlet Hastanesi'nde mecburi hizmetini yapmakta olan genç doktor Sunny Ilechukwu, 13 yıl sonra olayı şöyle anlatıyor: "Fiziksel muayene, tüm tarafların huzurunda, hasta ayakta durur pozisyonda dümdüz ileriye bakarken, normal bulgular açıklanana kadar gerçekleştirildi. Hasta, ilk kez kasıklarına bakarak, cinsel organlarının yeniden ortaya çıktığını ima etti. Ardından penisin normal şekilde çalışıp çalışmayacağı konusunda şüphelerini dile getirdi. Kremaster refleksini her iki tarafta da gösterdikten sonra, hastaya (oldukça yanlış bir şekilde!) penisin çalışmaması için hiçbir neden olmadığını söyledim." (Transcultural Psychiatric Research Review,Vol. 25, Sayı: 4, Montreal, 1988, s. 311) Polis, penisinin çalındığını iddia eden adamı iftira suçundan tutukladı, olay kapanır gibi oldu. Artık bir psikiyatri uzmanı olan Ilechukwu'nun bu yazıda "Oldukça yanlış bir şekilde!" diye hayıflanmasının nedeni, hem muayeneyi sadece fizyolojik işlevsellik bağlamında yapıp psikiyatrik durumu gözden kaçırması, hem de bunun aslında ne kadar yaygın ve bulaş etkisi yüksek bir rahatsızlık olduğunu o sırada fark etmemesiydi. 'Penis hırsızlığı' çılgınlığında da öyle oldu; 1997'de Senegal'de 8 kişi, 2001'de Benin'de 6 ve Nijerya'da en az 20 kişi, 1997-2002 arası Gana'da 24 kişi bu iddialar nedeniyle öldürüldü. Ama neyse ki "Ya gerçekten çalınmışsa?!" diye düşünen polis ve yargıçların sayısı da azalıyor.

04 Mayıs 2026 05:00

Uğur Kutay

Allah'ından Bul, Bay Başkan!

"Adına kanarak" diyorum, çünkü Jesse Thoeming'in romanını, Trump ve ABD toplumu hakkında iğneleyici ve Kurt Vonnegut'un muhteşem romanı Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater'a selam çakan bir politik anlatı sanmıştım. Ana öyküsü 2050 yılında geçen romandaki olaylar, 2020'lerde yaşanan bir 'zihniyet değişimi'yle başlıyor: Philipp Largo adlı bir düşünür ve kanaat önderi, "Zaman ve Uzay" adlı bir eğitim programı hazırlayıp ABD devletine sunar. Böylece, önce ABD sonra da dünya, romanda "kozmik bakış açısı" olarak tanımlanan düşünsel devrimi 2030'ların ortalarında tamamlar. Bunların en tuhafı, 10 milyar kişiye ulaşmış dünya nüfusunun "evrensel temel gelir" sayesinde artık çalışmasına gerek kalmamasıdır. *** "Kozmik olmayan takvim" 2050'yi gösterirken, artık insanların ekmek parası peşinde koşmasına gerek kalmayan bir dünyaya ulaşmışızdır. "Tanrı insan"lar (Elon Musk gibi, Bill Gates gibi, kendisi gibi insanlar) bu teknolojik evrimi ilerletip yıldızlara açılırken 10 milyar kişilik "gereksiz sınıf" olduğu gibi kalmalı, düşünmeden yaşamını sürdürmeli, varoluşsal sorgulamalara falan girişmemelidir. Bir zamanlar Trump karşıtıyken, "Zaman ve Uzay Programı"nı kabul ettiği için Trump'ı 2030'dan itibaren hayatının kahramanı gibi gören, hatta "Allah Sizden Razı Olsun Bay Trump" adlı bir kitap bile yazan Philipp Largo'nun oğlu Deuce ve arkadaşları, Samantha Ravensby'nin kötü emellerini fark eder. *** Largo'nun eğitim programını hazırladığı dönem, yani günümüz, gelecekte "korkunç 2020'ler" olarak anılıyor. Korkunç'20'lere yol açan politik figürlerden birinin (Trump) ölümüne yaklaşırken mucizevi biçimde yaşadığı ani değişim bile "inanç idealizmi"nin bir ürünüyken bu romanın sırf Carl Sagan ve Yuval Noah Harari gibi yazarlara yaptığı atıflar yüzünden rasyonalist olduğuna inanmamız bekleniyor.

27 Nisan 2026 09:38

Uğur Kutay

1984'te Bir Gün...

'Savunma bakanlığı' adını 'savaş bakanlığı'na çevirecek ve 'medeniyet yıkmak'tan söz edecek kadar saldırgan bir yöneticinin şımarık çocuklar gibi "Barış ödülü istiyoruuuum!" diye söylenip durması ya da 25 yıldır iktidarda olan bir partinin ülkedeki her olumsuzluk için başkalarını suçlaması ancak böyle mümkün olur. Eğer 1984'ün yeri hala kurmaca rafı olsaydı, bir arkadaşınız koşturan bazı polisleri gösterip "Bak şu sağdan giden sağ bek, soldan giden de sol bek!" dese, en fazla "Bu ne kötü espri ya! Sen dün bu halinden daha zekiydin." diye dalga geçer, on dakika sonra da unutmuş olurdunuz. Ama 1984'ün rafını değiştirmişseniz, artık biliyorsunuzdur, birileri bundan bile suç çıkaracaktır. İyi oldu öğrendiğim, dikkat edeyim de ağzımdan kaçmasın!" diye düşüneceğiniz tek dünya, 1984'ün dünyasıdır. *** Diyorlar ki, insanlar ikiye ayrılır: 1984'ün dünyasından korkanlar ve bundan artık korkmayanlar. Muhaliflere, üniversite öğrencilerine, gerçeğin peşinde koşan gazetecilere, 'makbul vatandaş' olmayan herkese yapılan bunca baskının yarattığı üzüntü ve sıkıntılara rağmen, 1984 bende yılgınlık hissi değil, minik heyecanlar içeren bir direniş duygusu uyandırıyor. O günden bu yana 1984 dendiğinde aklıma gelen şey Winston Smith'i yıldırmak için yapılan işkenceler -yani kitabın ikinci yarısı- değil, içinde yaşadığı korku iklimine rağmen Winston'ın evinde tele-ekranın (iktidarın gözü) göremeyeceği bir girinti ayarlayıp günlük tutması oldu hep -kitabın basıldığı 1948'in dünyasında bunun nasıl büyük bir cesaret ürünü, nasıl bir direniş kıvılcımı olduğunu düşünün!

13 Nisan 2026 05:00

Uğur Kutay

Altı Mendillik Hayat

The Rear Column (Arka Kol) adlı bu oyunda, 1887-'88 yıllarında Kongo'da yaşanan bir dizi olay etrafında "emperyalizm ruhu"nun çürümüşlüğü anlatılır. İngiltere'nin emperyal çıkarları için geride kalan bu "centilmenler"den özellikle beşinin eylemleri, beyaz adamın "kara kıta"yı nasıl zehirlediğini gösterir. Neredeyse her gün farklı bahanelerle yerlileri kırbaçlama törenleri düzenleyen ekiptekiler, bu cezalandırmalara katılmayan James S. Jameson'ın aralarındaki "tek gerçek centilmen" olduğu konusunda konuşurlar. Arkadaşları defterdeki resimlere bakarken korkunç bir şey görürler: Ağaca bağlanmış, 10-11 yaşlarında bir kız çocuğu... O güne dek yamyamların sadece ziyafet kalıntılarını gördüğü için yakınan, "Onları hiç işin başında veya ortasında görmedim!" diye dertlenen Jameson, köle tüccarı Tippu Tib'in "Madem o kadar görmek istiyorsun, şu kızı satın al, onlar da senin şerefine ziyafet yapsın" önerisini kabul etmiş, 10-11 yaşlarında olduğunu tahmin ettiği kızı satın almış, yamyam kabilenin kızı öldürüp parçalamasının resimlerini yapmıştır. 1891'de Jameson'ın eşi, kocasının günlüklerini bazı çizimleriyle birlikte yayımladı. Bu kitapta yamyamlık resimleri yok ama 11 Mayıs başlığı altında, Jameson'ın olay hakkında yazdığı şu satırlar var: "Ona (Tippu'ya) memleketimizdeki insanların bunlara genellikle 'gezgin masalları' dediğini, yani başka bir deyişle yalan olduğuna inandıklarını söyledim. Sonra yanında oturan Ali adındaki Arap'a bir şeyler söyledi; Ali bana dönüp, 'Bana bir parça kumaş ver de gör bakalım' dedi. Yardımcı çocuğu altı mendil almaya gönderdim, her şeyin bir şaka olduğunu ve ciddi olmadıklarını düşünüyordum, ama birdenbire bir adam elinde on yaşlarında bir kız çocuğuyla geldi ve hayatımda görebileceğim en korkunç ve mide bulandırıcı manzaraya şahit oldum. Adam hızla iki kez kızın göğsüne bıçak sapladı ve kız yüzüstü yere düşüp yan yattı. Sonra üç adam öne koştu ve kızın bedenini parçalamaya başladılar; sonunda başı kesildi ve geriye tek bir parça bile kalmadı, her adam kendi parçasını yıkamak için nehre götürdü. En olağanüstü şey, kızın yere düşene kadar tek bir ses çıkarmaması veya çırpınmamasıydı. Son ana kadar ciddi olduklarına inanamadım." (The Story of the Rear Column of the Emin Pasha Relief Expedition, United States Book Co., New York, s.291) *** Günlüklerden, Jameson'ın kızı "altı mendil" karşılığı satın aldığını öğreniyoruz... "Centilmenler"in gözünde bu fiyatın pek değişmediğini söylemek mümkün; Epstein Adası'nda yapıldığı söylenen yamyamlık törenlerinde, başlarını açan isyankar kızları polislere öldürten mollaların iktidarında, yüzlerce kız çocuğunun bulunduğu okulu bombalayan Amerikan savaş makinelerinde bu yüce patriyarklar, yanlarında hâlâ altı mendil taşıyorlar.

06 Nisan 2026 05:00

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha