×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Bir Fotoğraf Üç Sanatçı

Türk kültür hayatına iz bırakan bu üç ismin yaşam öyküleri, çalışma disiplinleri ve geride bıraktıkları miras Kendini tarihe verenlerindir." Yıllar önce Beşir Ayvazoğlu'nun "1924: Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi" adlı kitabını okurken, herhangi bir yer ve zamanda çekilmiş tek bir karenin bile ne gizemli hikâyeler barındırdığını görmüştüm. Tek bir fotoğraf karesi üzerinde düşünülüp çalışıldığında, sözlerin sığamayacağı bir kitaba dönüşebileceğini anladım. O sıralar "Kostantiniyye'den İstanbul'a" adlı kitabım üzerinde çalışıyordum; önümde yüzlerce, hatta binlerce fotoğraf vardı. Her birinin ayrı bir hikâyesi olduğunu gördüm ve gücüm yettiğince onları anlamaya ve anlatmaya çalıştım. Günlerden bir gün sevgili dostum İlhami Turan Hoca bana bir fotoğraf verdi. "Bak bakalım, bunları tanıyabilecek misin?" dedi. Bir sofranın köşesine oturmuş üç kişi… En solda Rikkat Kunt, en sağda Orhan Şaik Gökyay ve kollarıyla ikisini birden sarmalayan Cevat Dereli. Güneşli bir gün. Herkes yemiş, içmiş, sohbete dalmış. Tabaklar boşalmış; Rikkat Kunt'un önünde boş bir kahve fincanı duruyor. Fotoğrafı çeken kişi belli ki bir şeyler söylüyor; Rikkat Kunt da gülmekte. Cevat Dereli'nin yüzünde "Bu Hoca neye gülüyor?" der gibi bir ifade var. Orhan Şaik Gökyay ise sağ elini yanağına dayamış, poz veriyor. Yüzünde hafif bir hüzün seziliyor. Acaba neler düşünüyor? Bir gün bu fotoğrafın hikâyesini yazmalıyım diye düşünmüştüm. Meğer gün bugünmüş. Bu karenin hangi tarihte ve nerede çekildiğine dair hiçbir bilgi bulamadım. Ancak asistanlığım sırasında tanıdığım bu insanların yaşamları hakkında pek çok bilgi vardı. Ben de bir dönem yakın çevrelerinde bulunma şansına sahip olduğum bu kişileri sizlerin de tanımasını istedim. Genç bir asistan olarak zaman zaman böyle sofralarda bulundum. Bu sofralar aynı zamanda birer eğitim alanıydı. Hangi mevsimde ne yenir, nasıl yenir? Sofra adabı nedir, bu tür sofralarda nasıl konuşulur? İlk öğrendiğim şey, söz size verilmedikçe konuşmamaktı. Genç asistanlar bu sofralara dinlemek ve dinlemeyi öğrenmeleri için çağrılırlardı. Bazı arkadaşlarımızı bu sofralarda yalnızca bir kez görür, ikinci kez çağrıldıklarına tanık olmazdık. Sanırım sofra adabını daha çocukken evde büyüklerden öğrendiğim için, bir süre sonra bu sofraların müdavimi oldum. Çoğunlukla Behçet Ünsal'la baş başa, bazen de Feridun Akozan ve Muhteşem Giray gibi okulun önde gelen hocalarıyla uzun sofra sohbetlerine katıldım. Bu sofralarda konuşulan her şey orada kalır, başka yere taşınmazdı. Yemeğin ve dost ortamın getirdiği rehavet, kimi zaman söylenmemesi gereken sözlerin ağızdan çıkmasına neden olur; bunların yayılması ise büyük kırgınlıklara yol açabilirdi. Bu yüzden konuşulanlar sofrada kalır, başka yere aktarılmazdı. Bu yemeklerden sonra ben hiç hesap ödemedim. İlk kez hesap ödemeye kalkıştığımda, Behçet Hocam, "Sen şimdi değil, bizden sonra hesap ödersin," demişti. Yirmi yılı aşkın süre boyunca yediğimiz bütün yemeklerin hesabını o ödedi. Feridun Akozan da bize hesap ödetmezdi. Sanırım o dönem hocaların gönlü daha genişti ya da imkânları vardı. Bunca sözden sonra sizlere fotoğrafta yer alan bir dönemin bu büyük insanlarını tanıtmak isterim. Fatma Rikkat Kunt Hoca, 27 Nisan 1903 tarihinde Beylerbeyi'nde dünyaya gelir. Babası, İmparatorluk döneminde vali, bakan ve ayan azası olarak görev yapan ve dört ciltlik "Büyük Türk Lügati" adlı eseriyle tanınan Hüseyin Kazım Kadri Bey; annesi ise Güzide Hanım'dır. Tevfik Fikret'in arzusu üzerine kendisine "Fatma Rikkat" adı verilir. Babasının görevi nedeniyle bir dönem Serez'de, ardından Selanik ve Halep'te bulunur. İlk öğrenimini Fransız bir mürebbiyeden alır. Ailenin Beyrut'a yerleşmesinden sonra önce Fransız ardından Alman okuluna devam eder. 1918 yılında döndükleri İstanbul'da Ali Sami Boyar'dan resim, Mehmet Akif Ersoy'dan edebiyat dersleri alır. 1920 ile 1930 yılları arasında iki evlilik yapar. İkinci evliliğinin ardından Akademi'de eğitime başlar. İlk tezhip hocası İsmail Hakkı Altunbezer'dir. Daha sonra Feyzullah Dayıgil'in atölyesine geçer. Oldukça uzun süren eğitim sürecinin ardından1944 yılında mezun olur. 1948 yılında çini ve tezhip hocalığına başlar, 1968 yılında ise emekli olur. Rikkat Kunt Hoca yaşamı boyunca hiç sergi açmamıştır. Vefatından sonra seksen parçalık eserini içeren bir sergi düzenlenir. Cumhuriyet döneminde ilk ve tek örnek olarak hazırlanan, nakkaşhane usulüyle "Fatih Divanı"ndaki tezhipler onun en önemli eserleri arasında kabul edilir. Hattat Halim Özyazıcı'nın yazdığı, Rikkat Kunt'un tezhiplediği büyük boy levhalar günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi koleksiyonunda yer almaktadır. 1900 yılında Rize'de dünyaya gelen Cevat Dereli, Nazmi Ziya Güran'ın yönlendirmesiyle henüz on beş yaşındayken Sanayi-i Nefise Mektebi'ne kayıt olur. Önce Hikmet Onat, daha sonra İbrahim Çallı Atölyesi'nde öğrenimine devam eder ve 1924 yılında mezun olur. Aynı yıl devlet yarışmasını kazanarak Paris'e gider. 1924-1928 yılları arasında Julian Akademisi ile Paul-Albert Laurens Atölyesi'nde çalışmalarını sürdürür.1929 yılında Nazmi Ziya Güran Atölyesi'nde yardımcı olarak görev alır. 1937 yılında ise bu kez İbrahim Çallı Atölyesi'nde çalışmaya başlar. İbrahim Çallı'nın 1947 yılında emekli olmasını takiben atölye hocalığını devralır. 1933 yılında Zeki Faik İzer, Nurullah Berk, Elif Naci, Cemal Tollu, Abidin Dino ve Zühtü Müridoğlu tarafından kurulan "D Grubu"na katılır. Birinci ve İkinci Devlet Resim ve Heykel Sergisi'nde birincilik ödülü kazanır. Resimlerinde empresyonizmin etkileri görülen Cevat Dereli, "Boğaziçi" ve "Beylerbeyi Sırtlarından" adlı çalışmalarıyla tanınmaya başlar. Eserlerinde köy görünümleri ve köy yaşamı önemli bir yer tutar. Türk resim sanatının geleneksel çizgilerine dayanan özgün bir resim anlayışı ve üslubu oluşturmak için çaba göstermiştir. Hayata bakışını şu sözleriyle özetler: "Ben konuşmam, resim yaparım. 2 Aralık 1994 tarihinde İstanbul'da hayata veda etti. Asıl önemli olan ise birikimlerimizle yaşamaya devam edebilmektir. Çoğu kişinin yalnızca adını duyduğu, ama yeterince tanımadığı bu üç değerli insanın kısa hikâyesi bunlar.

Sinan Genim

Kaynak: Milliyet

30 Mayıs 2026 07:19

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Sinan Genim

Sokullu Mehmed Paşa

Sokullu Mehmed Paşa'nın Süveyş ve Don-Volga kanal projeleri, Osmanlı tarihindeki en dikkat çekici gelecek tasarımları arasında yer alır... Bosna'nın Vişegrad kazasına bağlı Sokoloviç (Şahinoğlu) köyünde 1505 yılında dünyaya gelen Sokullu Mehmed Paşa'nın, Hristiyan olduğu dönemdeki adı bilinmemektedir. Mehmed Paşa, Boşnak asıllı olup boyunun uzunluğu nedeniyle Osmanlı tarihlerinde "Tavil" veya "Uzun" lakaplarıyla anılır. Edirne Sarayı'nda başlayan eğitim sürecinde "Mehmed" adını alır ve Müslümanlığı kabul eder. Barbaros Hayreddin Paşa'nın 5 Temmuz 1546 tarihindeki vefatı üzerine, kırk bir yaşında ve hiç deniz tecrübesi bulunmamasına rağmen kaptan-ı deryalığa atanarak, saray tabiriyle taşraya çıkar. Kırk dört yaşında, 22 Nisan 1549 tarihinde Rumeli beylerbeyliğine atanır. 12 Temmuz 1561 tarihinde ikinci vezirliğe yükselir. Semiz Ali Paşa'nın 29 Haziran 1565 tarihindeki ölümü üzerine, altmış yaşında sadrazamlığa yükselir. 1570 yılında başlayan Osmanlı-Venedik Savaşı sonrasında Kıbrıs'ın tamamı 1571 yılında Osmanlı hâkimiyetine girer. Sokullu Mehmed Paşa döneminde bir ilk yaşanır ve Akdeniz'de önemli bir güç hâline gelen Osmanlı Donanması, 7 Ekim 1571 tarihinde İnebahtı'da Birleşik Haçlı Donanması karşısında yenilgiye uğrar. Sultan II. Selim döneminde (1566-1574) devletin en etkili gücü olarak öne çıkar. Bu nedenle devlet idaresi sıkıntılar yaşarken, 12 Ekim 1579 tarihinde konağında İkindi Divanı yapılırken bir derviş tarafından katledilir. Sokullu Mehmed Paşa, bir diğer önemli girişimini 1563 yılında II. Vezir iken gündeme getirir. Nisan 1569 tarihinde Kaptan Mustafa Paşa komutasındaki donanma ile üç bin yeniçeri bölgeye sevk edilir.

13 Haziran 2026 10:56

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Sinan Genim

Koruma Kurulları Üzerine

28 Temmuz 1912 tarihli "Muhafaza-i Âbidât Nizamnâmesi"nin yayımlanmasını takiben "Âsâr-ı Atîka Encümeni" olarak faaliyete geçen gayriresmî oluşum, 21 Mayıs 1917 tarihinde yürürlüğe konulan nizamnâme ile resmî bir kurum hâline gelerek "Muhafaza-i Âsâr-ı Atîka Encümen-i Dairesi" adıyla çalışmalarını sürdürmeye başlar. Bu kurumun ülke yararına çözüm ürettiği görülerek, 2 Temmuz 1951 tarih ve 5805 sayılı Kanun'la "Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu" adı altında, alanlarında yetkin tarih, arkeoloji, sanat tarihi, mimarlık, estetik ve şehircilik bilim dallarına mensup 14 üyeden oluşan yeni bir kurum kurulur. Buna göre Yüksek Kurul, "Herhangi bir sebeple ve üçte iki çoklukla bir üyenin çekilmiş sayılmasına karar verebilir." (02.07.1951 tarih ve 5805 sayılı kanunun 3. maddesi) Zaman içinde bürokrasi dışında oluşturulan bağımsız kurum ve kuruluşların desteklenmesi yerine, bürokrasinin sözünü dinleyecek kurumların çoğaltılması yolu tercih edilir. 1983 yılında yönetimde bulunan askerî idare, anlaşılması güç bir şekilde, uzmanı olmadığı ancak kendince fikir yürüttüğü hemen her konuda olduğu gibi, birtakım aklıevvelin önerileri doğrultusunda 06.05.1973 tarih ve 1710 sayılı Kanun'u değiştirmiş, "Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu"nu yok ederek 21.07.1983 tarih ve 2863 sayılı "Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu"nu yürürlüğe koymuştur. "Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulları" kararlarına karşı duyulan infial ve bu kararlardaki karmaşıklık, aslında Kültür Bakanlığı bürokrasisinden kaynaklanmaktadır. "Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulları"nın ülke sathında yarattığı kaos ortamını bir ölçüde hafifletmek amacıyla, 08.08.2011 tarih ve 648 sayılı "Kanun Hükmünde Kararname"nin 51. maddesi gereğince 2863 sayılı Kanun'da bazı değişiklikler yapılmış; tabiat varlıkları, doğal sit alanları ve bunlara ilişkin koruma alanları Kültür Bakanlığı'nın yetki alanı dışına çıkarılarak, bu konularda karar vermek üzere Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'na bağlı "Tabiat Varlıklarını Koruma Komisyonları" oluşturulmuştur. 36 yıl önce, 14-16 Mart 1990 tarihinde Kültür Bakanlığı tarafından Ankara'da yapılan "Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurultayı"nda bu konulara dikkat çekmiş ve gelecekte çok vahim sonuçların ortaya çıkabileceğini dile getirmiştim. Daha önce de pek çok kez söylediğim gibi: "Eğer bir kurum, ülkenin ve ülke insanının zenginleşmesine ve mutluluğuna engel olacak kararlar üretiyor ve bu kararlarında ısrar ediyorsa, o kurumun bir an önce tasfiye edilmesi, ülke yararına yapılacak en doğru ve en faydalı uygulamadır." Yukarıda belirtmeye çalıştığım gibi, bugünkü durumda gerek "Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulları" gerekse "Tabiat Varlıklarını Koruma Komisyonları", ülke yararına bilimsel kararlar üreten kurumlar olmaktan çıkmış; akıllarına estiği doğrultuda ve yetersiz bilgi birikimiyle karar veren kurumlar hâline gelmişlerdir. Yüksek Kurul'un, özgeçmişlerini ve deneyimlerini dikkate alarak, en az bir ay sürecek bir eğitim sonrasında oy çokluğu ile belirleyeceği üyelerden oluşan, şimdilik 10 adet "Bölge Koruma Kurulu" kurulmalıdır. "Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları" problemi yalnızca bir yapı faaliyetinin denetlenmesi sorunu değildir. Hatta durum öylesine vahimdir ki, kanunda belirtilen niteliklere sahip olmayan klasik filoloji mezunu bir kişi, arkeoloji bölümünde ders vermesi nedeniyle "Arkeolog" zannedilerek beş yıl süreyle "Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu"nda, Arap ve Fars filolojisi mezunu rahmetli bir arkadaşımız da sanat tarihi bölümünde ders vermesi nedeniyle "Sanat Tarihçisi" zannedilerek "Samsun Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu"nda beş yıl süreyle görev yapmıştır. 2863 sayılı "Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu"nun emredici hükümlerine rağmen bu kişilerin beş yıl süreyle "Koruma Kurulu" üyeliği yapabilmiş olmaları, bakanlık bürokrasisinin koruma kurulları konusundaki bilgisini ve yönetim yetkinliğini açıkça ortaya koymaktadır.

06 Haziran 2026 07:39

Sinan Genim

Geçmişten Günümüze İmar Ve İskân Sorunları

Osman Nuri Ergin'in 1938 yılında yaptığı değerlendirmeler, İstanbul'un yaklaşık iki yüzyıldır değişmeyen imar sorunlarını gözler önüne seriyor. 1883 yılında Malatya'nın İmrun (Pütürge) kazasında doğan Osman Nuri, babasının İstanbul'a yerleşmesi üzerine 1892 yılında İstanbul'a gelir. Bu rehber, 1934 yılında "İstanbul Şehir Rehberi" adıyla basılır. Bir süre sonra İstanbul Vilayeti mektupçuluğuna atanan Osman Nuri Ergin, bu görevinden 1946 yılında emekli olur. Osman Nuri Ergin, "İstanbul'da İmar ve İskân Hareketleri" adlı kitabında, İstanbul'da ilk imar hareketinin Sultan III. Selim döneminde (1789-1807) başladığını ileri sürer. 27) Anlaşıldığı kadarıyla Osman Nuri Ergin, yolların birbirini dik kestiği şehir planlamasını bir imar hareketi olarak kabul etmekte ve İstanbul'daki ilk örneklerden biri olan Selimiye Mahallesi'ni bu alandaki ilk imar hareketi saymaktadır. İkinci imar teşebbüsünü ise Sultan II. Mahmud döneminde (1808-1839) Helmuth von Moltke tarafından hazırlanan öneri olarak değerlendirmektedir. Moltke, bundan böyle İstanbul'da ahşap bina yapımının yasaklanmasını, "İslâm ve reayadan kâgir hane inşa etmek isteyenlere birer mahalle ayrılmasını ve sokakları geniş ve sonradan ilave olunacak yapılar için tedbir alınmasını, hiçbir şekilde ahşap yapı yapılmamasını" önermektedir. 29) Osman Nuri Ergin, Moltke'nin hazırladığı 25 Rebiulahir 1255 / 8 Temmuz 1839 tarihli bu önerinin ne kadarının gerçekleştiği ve planın ne ölçüde uygulandığı konusunda bilgi sahibi olmadığını belirtir. Uzun bir dönem "Altıncı Daire-i Belediye" adıyla anılacak olan Beyoğlu Belediyesi, 28 Aralık 1857 ve 7 Haziran 1858 tarihli iki nizamnameyle kurulduktan sonra ana yolları taşla döşemek, gayrimüslim mezarlıklarını şehir dışına çıkarmak, boşalan mezarlık alanlarına kamu binaları ve bahçeler inşa etmek gibi faaliyetlerde bulunur. İstanbul için dördüncü imar girişimi 1866-1868 yılları arasında gündeme gelir. "O zaman memleketi idare edenler, başta hükümdar olduğu hâlde, artık bu işe kati bir çare bulunmadığını düşündüler ve çare olarak da sokakları genişletmek, binaları kâgire çevirmek usulünün tatbikine karar verdiler." Osman Nuri Ergin, yapılan düzenlemeye gerekçe olarak gösterilen bir mazbatayı aktarır. 39) Gerek İstanbul gerekse ülkemizdeki imar ve iskân faaliyetleri hakkında fikir sahibi olmak için Osman Nuri Ergin'in bu kitabını, ibret-i âlem için özellikle imar planı hazırlayanların okuması gerekiyor. Osman Nuri Ergin, İstanbul'da İmar ve İskân Hareketleri, İstanbul, 1938. Üçüncü imar girişimi H. 1271-1284 / 1854-1868 yılları arasında görülmektedir. 1867 yılında Ebniye (Yapılar) İdaresi, Ticaret Bakanlığı'ndan ayrılarak Şehremaneti İdaresi'ne dâhil edilir. "Dört senelik bir vakit sözle, vaatle geldi geçti. Nihayet İstanbul'un heyetinin umumiyesinin (genelinin) birden imarına yetişilemeyeceği anlaşıldı. İlk önce Galata ile Beyoğlu taraflarında bir numunelik belediye dairesi açılarak şehrin imar tarzlarının ve belediye idare usullerinin orada tatbik ve tecrübe edilmesine ve sonra da İstanbul'un dört bir tarafına teşmil (genişletilmesine) olunması istenildi." (s.

23 Mayıs 2026 08:05

Sinan Genim

Türk Mahallesi

"Mahalle" sözcüğü, "İnilip konulacak yer" anlamına gelen "Mahal" sözcüğünden türetilmiş Türkçe bir kelimedir. 18 Haziran 1826 tarihinde Yeniçeriliğin kaldırılmasını takiben, yerleşim birimlerindeki güvenliği sağlamak ve devletin uygulamaya koyduğu kararları halka iletmek amacıyla muhtarlık teşkilatı kurulmuştur. Bu tarihten önce mahallenin ihtiyaçları büyük ölçüde mahalle imamları tarafından yerine getirilmekteydi. Mahalle, merkezde yer alan ve çoğunlukla bir mescit etrafında gelişen bir yapıdır; mescide daha sonraki dönemlerde minber ilavesiyle mahalle camileri ortaya çıkar. Eski İstanbul'da her mahallenin bir mescit çevresinde teşekkül ettiği görülmektedir. Bu tür fazla mescit ve camiler "Mahallesiz" kaydıyla belirtilmektedir. Nitekim XVI. yüzyılda Edirne'de 134 mahalleye karşılık 168 mescit ve cami bulunmaktadır. 3 Kasım 1839 tarihinde Reşid Paşa'nın ilan ettiği "Gülhane Fermanı" sonrasında devlet, daha önce mahalle ölçeğinde imamlar tarafından ifa edilen bu görevleri merkezi idarenin bir uzantısı hâline getirmek amacıyla hukuki, kültürel, siyasal ve sosyal değişimlere cevap verecek şekilde yeniden düzenleme çabasına girer. 18 Haziran 1826 tarihinden itibaren ortaya çıkan belirsizlik, ilk kez 1864 yılında yürürlüğe giren bir düzenleme ile yasal çerçevede netleştirilmeye çalışılır. 1876 yılında yürürlüğe giren "İdare-i Umumiye-i Vilayet Nizamnamesi" ile muhtarın görevleri daha ayrıntılı ve net bir şekilde tanımlanır. 1913 tarihli "İdare-i Umumiye-i Vilayet Kanunu" ile mahalle muhtarları ve idare heyetleri kaldırılır; ancak bu yapılar 1933 yılına kadar fiilen varlıklarını sürdürür. Bu aradaki boşluk, mahalle anlayışını büyük ölçüde zayıflatır. Komşuluk ilişkileri içinde yapılması mümkün olmayan bazı yapıların kanunen yapılabilir hâle gelmesi mahalle anlayışının büyük ölçüde zedelenmesine yol açar. Cadde ve sokakların birbirini dik kestiği, genellikle "Hippodamos planı" olarak adlandırılan ızgara benzeri bir yerleşim düzeni tercih edilir. Bu radikal yaklaşım, şehrin yerleşim düzeni ile mahalle anlayışının büyük ölçüde değişmesine yol açar. Örneğin, Atikali ve Altımermer mahallelerinin 1880 ile 1960 yıllarındaki yerleşim düzenleri arasında belirgin bir anlayış farkı olduğu görülmektedir. Eski mahalle anlayışı içinde herkesin istediği mahalleye yerleşmesi mümkün değildir. Günümüzde bunun karşılığı "Site" kavramıdır.

16 Mayıs 2026 09:15

Sinan Genim

'Bu Kitap Hayatımızı Yönlendirdi'

1960'larda ders kitabı olarak okutulan "Ev İşleri Ders Kitabı", bugün kaybettiğimiz bir gerçeği hatırlatıyor: Öğretim arttı ama eğitim geriledi. 6 Aralık 2025 tarihli yazımda, 1970 yılında basılan ve ortaokul ikinci sınıflarda okutulan "Ev İşleri Ders Kitabı"ndan söz etmiştim. Zehra ve Mustafa Sayın tarafından yazılan kitabın basıldığı tarihlerde ülkemizin nüfusu 31 milyon civarındadır (24 Ekim 1965 sayımında 31 milyon 391 bin 421). 2025 yılında ise yaklaşık 86 milyon (9 Aralık 2025 sayımında 85 milyon 824 bin 854) olarak görülüyor. 2024 yılı verilerine göre ülkemizde okulöncesi, ilkokul, ortaokul ve lisede 18 milyon 710 bin 265 öğrenci bulunuyor. "Ev İşleri Ders Kitabı"nı okumak beni yukarıda dile getirdiğim düşüncelere sevk etti. "Öğrenci Sağlığını Korumasını Bilir" başlıklı ilk bölüm, "Temizlik sağlığın temelidir" sözleriyle başlıyor ve bir doktordan yapılan alıntıyla devam ediyor: "Temizlik yalnız sağlığa hizmet etmekle kalmaz. İnsanların huyu, neşesi, vücuduyla veya dimağıyla (beyniyle) çalışabilmesi hep buna bağlıdır. Temizliğe dikkat edilmeyen köylerde tembellik, sersemlik, hile gibi fenalık eksik olmaz. Çünkü kirliliğin vücuda olduğu gibi ahlâk üzerine de fenalığı dokunur." (s. 8) İkinci bölüm "Öğrenci Giyinişine Dikkat Eder". "Öğrenci Sevilen ve Sayılan Bir Şahsiyet Olmaya Çalışır" başlıklı olup "Sevilen ve sayılan bir kimsenin sahip olması gereken özellikler" alt başlığı ile devam etmektedir. "Herkesin bizimle aynı düşünüp aynı hissetmeyeceğini kabul etmek zorundayız. İnsanlar doğal güçleri, yaşayıp geliştikleri sosyal çevreleri icabı aynı konular üzerinde başka başka düşünebilirler. His ve fikirleri bizimkilere uymadığı için onları hafifseyip tahkir edemeyiz. Bize karşıt düşüncede olanlarla bir dereceye kadar, nezaket kuralları içinde tartışabiliriz. Fakat karşımızdakinin fikirlerinde ısrar ettiğini gördüğümüz zaman, tartışmayı hemen oracıkta kesmeli, konuyu değiştirmeliyiz." (s. 59) Dördüncü bölümün başlığı "Öğrenci Zamanını İyi Kullanır". "Ev İşleri Ders Kitabı"nda bir öğrenci için sabah 7.00'den akşam 21.00'e kadar süren bir program verilmiş. Bunun adı da "Özgürlük" olarak anılıyor. Beşinci bölüm, "Öğrencinin Okuduğu, Çalıştığı ve Yattığı Yerlerin Sağlık Şartları"nı ele alıyor. "Öğrenci Umumi Yerlerde Nasıl Hareket Eder?" Dikkat ederseniz, "Hareket etmeli" denilmiyor; doğrudan "Hareket eder" ifadesi kullanılıyor. "Umumi yerlerdeki davranışlarımız gerçek terbiyemizin tam bir ölçüsüdür. 'Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, başkalarına da öyle davran' sözünü hiç unutmamak lâzımdır. Umumi yerlerde başkalarına kaba ve nezaketsiz davranırsanız, aynen karşılığını göreceğinizden şüpheniz olmasın." (s. 84) Bu kitabı okuduktan sonra, "Aradan geçen elli dokuz yıl içinde ne oldu da ülkemiz insanları bu tür evrensel önerileri görmezden gelmeyi marifet saymaya başladı?" diye düşündüm. Farklı düşünen herkes "Yandaş" olmakla suçlanıyor. Zaman zaman dile getirdiğim gibi: "Dünyada en kolay şey öğüt vermek, en zor şeyi ise verilen öğüdü almaktır." Okullarda dersler çoğu zaman öğüt verir bir tarzda işleniyor; ancak genç insanlar, bu öğütleri veren kişilerin sözlerinden çok davranışlarından etkileniyorlar. Önceleri münferit olaylar hâlinde "Geliyorum" sinyali veren bu gelişmeler, ne yazık ki çok sayıda can kaybına yol açtı.

09 Mayıs 2026 07:24

Sinan Genim

Doğan Kuban Ve İstanbul'un Destansı Anlatımı

Doğan Kuban'ın "İstanbul'un Destansı Anlatımı" adlı eseri, kentin tarihini yalnızca yazılı kaynaklarla değil, görsel belgelerle de yeniden okumayı mümkün kılan önemli bir çalışmadır.. 1965 yılında Mimarlık Yüksek Okulu'nda mimarlık eğitimine başladım. "İstanbul Bir Kent Tarihi" adlı çalışması, içinde yaşadığımız şehir üzerine yazılmış en önemli eserden biridir. Yaşlı Plinius, günümüz Sarayburnu civarında "Lygos" adını verdiği bir şehrin varlığından söz ediyordu. Ancak Doğan Hoca bu anlatıları kesin bir dille reddederek, "Unut bu hikâyeleri, bunların aslı astarı yok!" demişti. Yıllar sonra, 1996 yılında yayımladığı kitabında bu kez, bana "Unut" dediği bu hikâyeye kitabında yer vererek "Lygos" isimli bir şehrin varlığından söz ettiğini gördüm. Bir ara kendisini tekrar ziyaret ettim, "Hocam, yeni kitabında Lygos'tan bahsediyorsun" dedim. "E, ne olmuş?" diye karşılık verdi. "Yirmi yıl önce bana bu hikâyeleri unut demiştiniz" dediğimde, hatırlayıp bana baktı ve yine aynı şeyi söyledi: "Unut!" "Yine mi unut?" diye sordum. Gülümseyerek, "Unut, unut… Bazı şeyleri unutmak iyidir!" demişti. Son gününe kadar üzerinde çalıştığı eser, vefatının üzerinden dört yılı aşkın bir süre geçtikten sonra yayımlandı: "İstanbul'un Destansı Anlatımı". Sultanahmed Meydanı'nda yer alan Dikilitaş'ın (Hiyeroglifli Sütun) kaidesinde gördüğümüz İmparatorluk törenleri, daha sonraki dönemlerde "Sûrnâme-i Hümâyun" gibi albümlerde de karşımıza çıkar. Günümüz anlayışının aksine, bir büyüklük göstergesi olarak Fatih Sultan Mehmed ve onu izleyen padişahlar, "Konstantinopolis" adını "Konstantiniyye" şeklinde sürdürmüşlerdir. Bu şehir tarih boyunca iki büyük yıkıma maruz kalmıştır: İmparator Septimius Severus'un 196 yılında şehri ele geçirmesinin ardından yaşanan tahribat ve 1204-1261 yılları arasında hüküm süren Latin İstilası. "İstanbul'un Destansı Anlatımı", çoğu insanın yeterince farkına varamadığı biçimde, çok sayıda görsel belgeyle şehrimizin ne denli zengin bir geçmişe sahip olduğunu ortaya koymaktadır. İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı." Bu şehirde yaşayan herkesin, şikâyet etmek yerine yaşadığı şehrin değerini bilerek onun keyfini sürmesini isterim. Hagop Mintzuri'nin "Burası İstanbul'dur. Dünyada bir tek İstanbul var; burada adam olacaksın!" sözünü hiç unutmamamız gerekiyor. Doğan Kuban, İstanbul'un Destansı Anlatımı, İstanbul, 2026. Doğan Kuban, bu kitabı için kaleme aldığı önsöze şu sözlerle başlıyor: "Konstantinopolis-İstanbul; Asya ile Avrupa, Akdeniz ile bozkır dünyası arasındaki eşsiz bir su geçidinde, Hristiyanlaşmış ve Hellenleşmiş bir antikite Yakın Doğu'ya yerleşmiş, Avrupa Hristiyanlığı dışında bir Ortodoks Hristiyanlığı ile dünyanın en büyük Yahudi toplumu ve İslâm dünyasının en güçlü egemen grubunu barındıran bir kozmopolit dünya kentidir." 330-1750 tarihlerini kapsayan dönem boyunca, içinde yaşadığımız şehrin hikâyesi yalnızca sözlerle değil, okumasını bilenler için büyük değer taşıyan görseller aracılığıyla da anlatılmaktadır. "Bu kitap, kentin tarihini Pagan, Hristiyan, Müslüman ya da Yunanlı, Romalı, Türk diye ayırmadan, bütün insanlık için ortak, evrensel, destansı bir öykü olarak anlatma çabasıdır." Yenikapı kazıları, bize günümüzden 8 bin 500 yıl önce bazı alanların iskân edildiğini ve bugüne kadar kabul edilen görüşlerin aksine, şehrin tarihinin çok daha eskilere uzandığını göstermektedir.

02 Mayıs 2026 07:38

Sinan Genim

Büyük Beyoğlu Yangını

Eremya Çelebi Kömürciyan, "Miladi 1648 (Ermeni takviminin 1097) senesinde yazmağa başladığım bu tarihle, binaların hemen hepsi ahşab olan İstanbul'da ve bütün Osmanlı Devleti dâhilinde vuku bulan yangınları anlatacağım" dediği yazısına şu açıklamayla başlar. "Osmanlılar, İstanbul'u Rumların elinden aldıktan sonra, binalarını, Galata'da görülen Frenk yapıları veya Amid, Haleb, Şam ve Kudüs'dakiler gibi ateşe karşı dayanıklı olması için kârgir yapılmasına dikkat etmemişlerdir. Osmanlılar, İstanbul'u ve devleti birçok milletlerden aldıkları vergilerle idare etmektedirler, fakat evlerinin yanmasına karşı hiç de endişe duymazlar. Hattâ bazı kimselerin 'yanıp kül olması daha iyi oldu, böylece zevkime göre istediğim gibi yapabileceğim' dediklerini bizzat duymuşumdur. Yanan binaları tekrar ahşab olarak yaparlar, duvar ve tavanları rengârenk ve yaldızlı nakışlarla süslerler, şahnişin ve denize nazır yüksek köşkler ve salkımlı asma ve yaseminle örtülü kemerli kameriyeler ilâve ederler." Yüzyıllar boyunca yangın, İstanbul'da yaşayanların korkulu rüyası olmuştur diye biliriz. 1870 yılında Londra'da Harrison and Sons tarafından yayımlanan bu kitapçık, üzerindeki nota göre: "Majestelerinin Emri ile Parlamento'nun her iki Kamarası'na sunulmuştur." 5 Haziran 1870 Pazar günü, saat 15.00 civarında, Beyoğlu Bülbül Mahallesi'nde, Valide Çeşmesi yahut Feridiye Sokak'ta, Riçini isimli bir kişinin kiracı olduğu evde başlayan yangın; şiddetli rüzgârın da etkisiyle, günümüz İstiklal Caddesi ile Dolapdere Vadisi arasındaki tüm yapıları yok eder. "Takvim-i Vekâyi", bu büyük yangından 11 Rebiülevvel 1287 / 11 Haziran 1870 tarihli sayısında söz eder. Bu nedenle, gerçekte 5 Haziran 1870 tarihinde başlayan yangından, bazı kaynaklarda 11 Haziran 1870 olarak da bahsedilmektedir. Sir Henry Elliot'un Clarendon Kontu'na (İngiltere Dışişleri Bakanı) gönderdiği 6 Haziran 1870 tarihli ve saat 07.40 olarak kaydedilen telgrafta şu satırları okumaktayız: "Britanya Sefarethanesi dün gece yandı. Yangın muazzam sayıda evi harap etti. Sefarethane'nin içi yandı; arşivler ve gümüş takımları kurtarıldı. Gazetelere, Sefarethane'den hiç kimsenin yaralanmadığını, ancak her şeylerini kaybettiklerini bildirmenizi rica ederim." (s. 3) Bu telgrafa iki gün sonra, 8 Haziran 1870 tarihinde Clarendon Kontu'ndan cevap gelir: "Majesteleri, Pera'daki Sefarethane'nin yakınlarında meydana gelen yangında harap olması nedeniyle tarafınıza taziye dileklerini iletir." (s. 3) 7 ve 8 Haziran 1870 tarihlerinde Levant Herald gazetesinde yayımlanan iki haber, Sir Henry Elliot'u oldukça rahatsız eder. 1847 yılı Ağustos ayında Beyoğlu bölgesinde bulunan Charles Macfarlane, anılarında bu yangınlardan söz eder: "Gerçekten de o gece başka bir yangın daha çıktı ve Pera civarında kaldığımız dört hafta boyunca her gece ve gündüz vakti de üç adet olmak üzere mutlaka büyük ya da küçük bir yangın meydana geldi. İş gücü ve sermayenin bu şekilde sürekli tahrip olmasını engellemek için ise hiçbir iyileştirme faaliyeti yapılmıyor." M. Sinan Genim, "İstanbul'daki Britanya Sefarethanesi'nin Yangında Harap Olmasına Dair Belgeler", TAÇ, 2 (Ek), İstanbul, 2014.

25 Nisan 2026 07:26

Sinan Genim

Rodos Gezisi

Hırvatistan seyahati dönüşü, "Ekim ayında da Rodos'a gidelim" denildi. Rodos'a gitmek için Marmaris'ten kalkan feribotu tercih ettik. Feribot Marmaris'ten saat 8.45 gibi hareket ettiği için bir gün önce akşam uçağıyla Marmaris'e uçtuk. "Haydi yola revan olalım" diyerek feribot iskelesine doğru hareket ettik. Saniyesi saniyesine 8.45'te tekne hareket etti, bir saatte Rodos'a ulaştık. 11 kişilik bir grup olduğumuz için bize gecelik kişi başı 83.5 euro, yani yaklaşık 3 bin 500 TL civarında bir fiyat uyguladılar. Sabah erken bir saatte otele geldiğimiz için odaların hazırlanmasını beklerken birden "Hoş geldiniz" diyen bir ses duyduk. İlk gün programımıza Rodos şehrinde Antik Dönem yapılarının bulunduğu Akropol'ü gezerek başladık. Büyük bir parkın içinden geçerek Oferos Sokağı'nın başında yer alan 1794 tarihli Hafız Ahmed Ağa Kütüphanesi'ne ulaştık. Ne yazık ki kütüphanenin hemen karşısında yer alan ve H. 961/1533-1534 yılında yapıldığı kabul edilen Kanûnî Sultan Süleyman Camii'ni gezmek mümkün olmadı. Sokrates Caddesi adıyla anılan bu yolun ortasına yakın bir noktada ve hafifçe yola taşkın durumda 1819 tarihli Ağa Camii yer almaktadır. Ağır ağır yürüyerek caddenin sonunda yer alan Hipokrat Meydanı'na ulaştık. Yer yer büyük ağaçların gölgesindeki kahvelerde oturduk ve sohbet ettik. Bu arada ibadete kapalı olan 1765 tarihli Sultan III. Mustafa Camii'ni ve hemen önündeki meydanda yer alan şadırvanı da seyrettik. Kişi başı yaklaşık 20 euro ödedik. Türk lirasına çevrilince belki yüksek gelebilir ama ben İstanbul'u bir yana bırakın, herhangi bir kıyı şehrinde böylesi bir akşam yemeğinin 3 bin – 4 bin TL'den aşağı yenemeyeceğini bilmekteyim. Ertesi gün bir minibüsle Lindos'a doğru yola çıktık. Yalnızca 700 kişilik bir nüfusa sahip bu Orta Çağ köyü, hemen üstünde yer alan Akropol dışında önemli bir anıta sahip değildir. Rodos'a doğru yola devam ettik ve son olarak Filerimos Kilisesi ve Manastırı'nı gezdik. Üçüncü gün bu kez Rodos Kalesi içinde bulunan müzeleri gezmeye karar verdik. Doğrusu yaklaşık 4 bin 500 TL feribot ücreti ve bin TL yurt dışı çıkış harcı ödeyip Rodos'ta tatil yapmak insanı dinlendiriyor. "Bizim güzelim ülkemiz dururken insanlarımız neden Sakız, Sisam, İstanköy, Midilli ve Rodos gibi adalara gider?" diye düşünürdüm. Taksim civarında geceliği 2 bin 500 TL olan bir otelde kalıyorlarmış. Oda için bir gecede ödedikleri ile taksiye ödedikleri ücret arasındaki farkın kendilerini rahatsız ettiğini söyleyerek "Bir daha İstanbul'a gelmeyi düşünmüyoruz" dediler. Bizde ise çoğu esnafın anlayışı gerek yerli gerekse yabancı turisti "Yolunacak kaz" olarak görmektir. Akdeniz kıyılarımızda bulunan ve "Her şey dâhil" sistemiyle çalışan otellerimiz giderek eskiyor ve bakım gerektiriyor. Rodos seyahatimiz sırasında otel, iki akşam yemeği, üç öğle yemeği ile sayısını hatırlayamadığım kahve ve dondurma için kişi başı yaklaşık 200 euro harcadık. Gerek ada içindeki ulaşım gerek müze ve ören yeri girişleri gerekse gezerken gözümüze takılan ve hoşumuza giden, sonradan ne yapacağımızı bilemediğimiz hediyelik eşyalar için de kişi başı yaklaşık 200 euro harcadığımızı düşünüyorum.

18 Nisan 2026 08:45

Sinan Genim

Ayvansaray Köprüsü

İmparator II. Theodosius döneminde (408-450) şehirde bulunan yapıları anlatan "Notitia Urbis Constantinopolitanae"de Haliç üzerinde yer alan bir ahşap köprüden söz edilir. Uzun bir aradan sonra Sultan II. Mahmud döneminde (1808-1839), 1836 yılında iki yakayı birbirine bağlamak amacıyla bir ahşap köprü inşa edilir. Halk arasında "Cisr-i Atik, Azapkapı Köprüsü, Unkapanı Köprüsü ve Kasımpaşa Köprüsü" adlarıyla anılan bu köprüden başlangıçta ücretsiz geçildiği için "Hayratiye" adı verilmiştir. Ancak, 1864 yılından sonra kadınlar ve arabalardan ücret alınmaya başlanması üzerine köprünün adı bu kez "Mahmudiye" olarak değiştirilmiştir. Zaman içinde yenilenen ve yeniden yapılan bu köprüye 1930 yılında "Gazi Köprüsü" adı verilmiş, daha sonra Soyadı Kanunu'nun yürürlüğe girmesiyle birlikte "Atatürk Köprüsü" adıyla anılmaya başlanmıştır. İki yaka arasında artan ilişkiler ve yoğunlaşan taşıt trafiği, ikinci bir köprünün yapımını gerekli kılmış ve Sultan Abdülmecid döneminde (1839-1861) bu kez Karaköy ile Eminönü arasına yeni bir köprü inşa edilmiştir. "Cisr-i Cedid, Yeni Köprü, Büyük Köprü ve Valide Köprüsü" adlarıyla anılan bu köprü, 1845 yılında hizmete açılmıştır. 13 Receb 1275 / 16 Şubat 1859 tarihli bir belgede, İstanbul Haliç'inin temizlenmesi hakkında yayımlanmış olan genelgelerin bir süreden beri yürürlükte olmasına rağmen uygulanmasına yeterince dikkat edilmediği belirtilmektedir. Meclis-i Vâlâ'ya yapılan iki Kaptanlık Makamı başvurusu ve Bahriye Meclisi'ndeki müzakereler neticesinde: "Haliç'in bugünkü durumuna sebep olan şeylerin en büyüğü, Ayvansaray Köprüsü'nün sal üzerine yapılması ve sonradan altına kazıklar çakılmasından dolayı Kâğıthane tarafından gelen çamurlu sulara bir set teşkil ettiği, köprünün iç tarafının fazlasıyla sığlaştığı noktasıdır. Bu köprünün yerinde bırakılması hâlinde, bugünkü durumda kayıkların geçebildiği yerler de kısa süre içinde kapanarak kayık ve mavnaların geçişlerine engel olacağı için bir an evvel köprünün kaldırılmasının gerekli olduğu görüşü dile getirilmiştir." Söz konusu belgelerden anlaşıldığı gibi Ayvansaray Köprüsü'nün yapımına muhtemelen en geç 1851 yılı içinde başlanmış ve Mayıs 1852 tarihinde tamamlanmıştır. Muhtemelen 1860-1861 yılları arasında kaldırılan köprünün en az sekiz yıl hizmet verdiği, ancak sürekli tamire ihtiyaç duyması nedeniyle çok da kârlı bir girişim olmadığı anlaşılmaktadır. Ayvansaray Köprüsü ile ilgili en detaylı bilgi, 19 Şubat 1852 tarihli "Journal de Constantinople"de verilmektedir. Bir dönem Haliç'in her iki yakasındaki yoğun Musevi yerleşmelerini birbirine bağlayan bu köprüye "Yahudi Köprüsü" adının verildiğini de hatırlatmak gerekir. 22 Haziran-28 Ağustos 1862 tarihleri arasında İstanbul'da bulunan Théophile Gautier de söz konusu Ayvansaray Köprüsü'nden söz etmektedir. "Ertesi gün gezintilerime devam ederek Haliç'in sonundaki Avrupa Tatlı Suları'na gittim. Yakınlarda biten, sonuncusu zengin bir Ermeni tarafından yaptırılan üç gemi köprüsünden geçtikten sonra, amber balığı ya da balina iskeletini andıran gemi iskeletlerinin yığıldığı hangarlardan oluşan deniz tersanesinin önünden geçerek, Eyüp, Cydaris ve Barbyses'in ağzını ayıran küçük adalara vardım…" Haliç üzerinde yapılması düşünülen, hakkında bir çizim bulunmasına rağmen nasıl ve nerede inşa edileceği konusunda net bilgi bulunmayan köprülerden biri de Leonardo da Vinci tarafından tasarlanan, tek açıklıklı, muhtemelen kâgir bir köprüdür.

11 Nisan 2026 07:21

Sinan Genim

1937 Verilerine Göre İstanbul'un Okulları

Örneğin, 1937 yılında İstanbul'da yayımlanan "1937 İstanbul Okulları Kılavuzu" adlı kitapta, "İstanbul ili içerisinde Kültür Bakanlığına ve İlbaylığa bağlı olan orta ve ilk dereceli resmî ve hususî bütün okulların mercii İstanbul Kültür Direktörlüğüdür" yazmaktadır (s. 1 Mart 1935-1 Kasım 1937 tarihleri arasında VII. İnönü Hükûmeti görevdedir. 1 Kasım 1937-11 Kasım 1938 tarihleri arasında ise I. Bayar Hükûmeti iş başındadır ve Maarif Vekili olarak Saffet Arıkan görev yapmıştır. Hükûmet listelerinde Maarif Vekili olarak belirtilmesine karşılık, o dönemde basılan kitaplarda eğitim işleriyle ilgili bakanlık olarak "Kültür Bakanlığı" adı yer almaktadır. 1937 yılında yayımlanan bir derginin adı olarak da "Kültür Bakanlığı" kullanılmaktadır. Bir dostum, kesin olmamakla birlikte, Maarif Vekâleti'nin isminin 1935 yılında "Kültür Bakanlığı" olarak değiştirildiğini, Hasan Âli Yücel'in 28 Aralık 1938 günü başlayan bakanlığı sırasında "Maarif Vekâleti" adının yeniden kullanılmaya başladığını düşündüğünü söyledi. 35 ortaokulun 20'si resmî, 1'i özel, 6'sı azınlık, 8'i ise yabancı okuldur. 38 lisenin ise 11'i resmî, 7'si özel, 8'i azınlık, 12'si yabancı okul olup ayrıca 3 askerî lise bulunmaktadır. Bu ilçelerden Eminönü'nde 3, Fatih'te 2, Beyoğlu'nda 1, Beşiktaş'ta 2, Kadıköy'de 1, Üsküdar'da 2 olmak üzere toplam 11 resmî lise bulunmaktadır. Bezazyan Ermeni Lisesi, Getronagan Lisesi ve Pangaltı Mıhitaryan Lisesi olmak üzere 3 Ermeni; 1 Musevi; Fener Rum Lisesi, Yuvakimyon Rum Kız Lisesi, Zapyon Kız Lisesi, Zoğrafyon Erkek Lisesi olmak üzere 4 Rum lisesi; 3 Amerikan lisesi, 1 Alman lisesi, 1 Avusturya lisesi, 5 Fransız lisesi, 1 İngiliz lisesi, 1 İtalyan lisesi olmak üzere toplam 12 yabancı dilde eğitim veren lise bulunmaktadır. Sultanahmet'te biri Erkek Bölge Sanat Okulu, diğeri Akşam Erkek Sanat Okulu olmak üzere iki eğitim kurumu daha bulunmaktadır. İlkokul eğitimini tamamlayan kişilerin kabul edildiği bu okul, "Muhtelif sebeplerle orta ve yüksek tahsile devam imkânı bulamayan kız ve erkeklere ticari ve iktisadi hayatta bilinmesi zaruri olan malumatı verecek, ticaret evleriyle mali müesseselerde küçük vazifeler alabilecek veya şahsi teşebbüslerde küçük sermayeleri iyi kullanabilecek ve hayatlarını kazanabilecek gençler yetiştirmek için açılmıştır." Ekonomi Bakanlığı'nın bu okulunun devamı niteliğinde olan, üç yıllık eğitim veren Ticaret Lisesi ile lise mezunlarını kabul eden, eğitim süresi üç yıl olan Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu da bulunmaktadır. Ziraat Bakanlığı'na bağlı ve ortaokul mezunlarını kabul eden 2 okuldan Halkalı Ziraat Okulu'nun eğitim süresi üç yıl, Hayvan Sağlık Küçük İşyarları Okulu'nun eğitim süresi ise bir buçuk yıldır. İstanbul Kültür Direktörlüğü'ne bağlı, biri üniversite, diğeri ise akademi olan iki okul daha bulunmaktadır.

04 Nisan 2026 10:36

Sinan Genim

İstanbul Hikâyeleri Bakris Kayalıkları

Babys'in çok kötü flüt çalan "Saf" bir kişi olması, onu Apollon'un hışmına uğramaktan kurtarır. Dionysios Byzantios, II. yüzyılın ortalarında kaleme aldığı "Anaplous Bosporou / Boğaziçi'nde Bir Gezinti" adlı eserinde bu bölgeyi şöyle anlatır: "Komarodes'ten sonra yüksek, sarp bir kıyı ve denizden yükselen, bir kısmı su altında yer alan kayalar gelir. Eskiler bunlara Bakkhias adını vermişlerdir; çünkü dalgalar onların çevresinde coşkulu hareketlerle çılgınlaşır ve Bakkhai gibi kendilerinden geçiyor gözükürler." Rüzgârın ve dalgaların kayalar üzerinde çıkardığı seslerin oluşturduğu çağrışım, bir dönem Tarabya'nın girişinde yer alan kayalık alana mitolojik bir hikâyenin yakıştırılmasına yol açar. "Tarabya" adının, Helencede zehir anlamında kullanılan "Pharmacia / Pharmakios"tan geldiği ileri sürülmektedir. Dionysios Byzantios, Bakkhos Kayaları'ndan hemen sonra "Pharmakias" adlı bir köyün bulunduğunu ve köyün adını, bu bölgeye zehirli maddeler bıraktığı söylenen Kolkhisli (Doğu Karadeniz bölgesi) Medeia'dan aldığını belirtir. Byzantios da bu yerleşmenin adının "Pharmakias" olduğunu yazar. Gerçekte burada çok daha eski dönemlerden kalma "Eudios Kalos" adlı bir sarayın varlığını Byzantios da yazmaktadır. Daha sonraki dönemlerde bu bölgede gelişen yerleşim "Köybaşı" adıyla anılmaya başlanır. XVI. yüzyıl ortalarında İstanbul'u ziyaret eden Petrus Gyllius, "İstanbul Boğazı" adlı eserinde Tarabya Koyu'nu ayrıntılı biçimde anlatır. XVII. yüzyıl ortalarında bölgeyi anlatan Evliya Çelebi, "Seyahatnâme" sinde şöyle der: "Eskiden deniz kıyısında bir balık dalyanı var imiş. Bundan başka hiç yapı yok imiş. II. Selim deniz kıyısında gezinirken bu balık avlanan yere uğrayıp çeşit çeşit balıklar avlatıp, o yerde nice servi ağaçları vardır, o servilerin gölgesinde taze avlanmış balıkları pişirterek içer ve eğlenir. Sonra Veziriazam Sokullu Mehmed Paşa'ya ferman edip, 'Bu mahalde bana yeşillik sofa ve bir kasaba yapın, ismi Tarabya olsun' buyururlar. Bu kasaba o zamanda yapılıp mamur olmuştur. (…) 800 kadar evleri vardır. Bir Müslüman mahallesi [olup], bir cami var, yedi mahalle tamamen kefere evleridir. Ancak anılan balık dalyanı yeri, o servi yeşilliği yeri hâlâ Gümrük Emini Ali Ağa'nın yalısıdır… 40-50 adet dükkânı vardır. Fakat bağı ve bahçesi çoktur." XVIII. yüzyılın önemli gezginlerinden Eremya Çelebi Kömürciyan, "İstanbul Tarihi" adlı eserinde Tarabya'yı bir Rum köyü olarak tarif eder ve fazla bilgi vermez. P. Ğugas İnciciyan ise "18. Asırda İstanbul" adlı eserinde bölgeyi şu sözlerle anlatır: "Şirin bir köy olan Rumların çoğunlukta olduğu bir köydür. Az sayıda Türk ve az sayıda Ermeni de bulunur. Türklerin camileri, Rumların da bir kilisesi vardır. Körfezin iç tarafında oturanlar kuzey rüzgârından mahrumdurlar; sahilde oturanlar ise poyrazın serinliğinden doya doya istifade ederler." Dalgaların çıkardığı acı ses yüzünden." XIX. yüzyılda Tarabya İstanbul'daki Avusturya Lisesi Müdürü Philipp Anton Dethier, Müze-i Hümâyun'un ilk müdürüdür. 1868-1881 yılları arasında görev yaptığı dönemde "Boğaziçi ve İstanbul" adlı bir kitap kaleme alır. Kitabın yazımı sırasında dolaştığı yerler hakkında ilginç bilgiler aktarır. "Kıyı boyunca ilerlenirse vadideki şirin bahçesi ile dikkat çeken Sultan Sarayı ve Baltazzi'nin inşa ettiği yeni Rum kilisesinin de bulunduğu küçük Therapia ya da Parmakia Koyu'ndaki Maurogeni Villası ile karşılaşılır. Eskiler bu koyu Medea'nın zehirle dolu kutusu ile bağdaştırırlarsa da kutu, dolayısıyla koy, sağlığa iyi gelen havasından dolayı Therapia (ilaç)'ya dönüştürülmeyi çoktan hak etmiştir. İskele yanındaki d'Angleterre, ehven fiyatlarla turistleri memnun bırakan bir konfor sunar." Anton Dethier'in bahsettiği Sultan Sarayı, II. Abdülhamid'in şehzadeliği sırasında kullandığı Tarabya Kasrı'dır.

28 Mart 2026 08:28

Sinan Genim

İlber Ortaylı'nın Ardından... İnsanlık Var Oldukça Adıyla Yaşayacak

Sevgili İlber Ortaylı'nın kaybı, kişisel olarak dostlarını üzdüğü kadar ülkemiz için de büyük bir kayıp. Bence İlber Ortaylı ölümsüz bir insan olma şerefine kavuşmuştur. İlber Ortaylı ile tanışmamıza vesile olan sevgili Sevgi Gönül'dür. Sanırım 1995 yılıydı. 1963 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde okumaya hak kazanmıştım, ancak gerek okulu gerekse Ankara'yı sevemedim. Bu serüvenimi anlatınca, "İyi seçim yapmışsın, hayat boyu keşke demek yerine, sevdiğin bir mesleği yapıyorsun ne mutlu sana" demişti. Kısa süreli bir sohbet sırasında başta "Siz" diye başlayan konuşmamız çok geçmeden "Sen"e dönüşmüştü. Zaman zaman konuşmaları sırasında yüzü ekşirdi. Sanırım o sırada "Bu kadar cahil insanın içinde benim ne işim var?" diye düşünürdü. "Şimdi bu insanla alay mı ediyor, teklifini mi değerlendiriyor?" diye düşünmenize yol açardı. Bir gün bunu duyunca pastanedeki dostlarıma "Bir porsiyondan fazla vermeyin" dedim. İki-üç gün sonra beni aradı, gülerek "Sen benim keyfimin kahyası mısın? İster iki ister üç yerim. Tembih etmişsin, bir tane verdiler, tadı damağımda kaldı" demişti. "Müsait misin?" dediğimde "Her zaman" derdi. Bazı açıklamaları bana doğru gelmediğinde araştırır, ona geri döner ve "Anlattıklarının bazıları hakkında şüphem var. Sen şöyle şeyler söyledin, ben öyle olmadığını düşünüyorum" dediğimde, önce "Ben öyle söylemedim, sen yanlış anlamışsın" der, sonra da "O sırada şekerim yükselmiş olabilir, sen haklısın" diyerek konuşmamızı yumuşatırdı. İlber zaman zaman benim gözüme "Yaramaz bir çocuk" gibi görünürdü. Zaman zaman İlber'in de geldiği olurdu. "Yeter artık, bizi gölgede bırakıyor, ortadan çekilsin!" diye yaptıkları eylem, onun toplumla daha güzel ve sıcak ilişkiler kurmasını sağladı. Bu durumdan şikâyetçiydi; "Söylemek istediği sözü olan kendi söylesin" derdi. Bizim inancımız kimsenin arkasından, hele de vefat eden bir insanın ardından konuşmayı men eder. "Şecâat arz ederken merd-i Kıptî sirkatin söyler." İlber'in vefat ettiğini duyduğumda birden içimde bir şey kırıldı. O sırada gelen bir mesajda, "Yaprak dökümü, birer birer düşüyorlar" anlamına gelen bir baş sağlığı okudum. Bir an durup düşündüm, o bir yaprak değildi; hepimizin gölgesinde toplandığı büyük bir "Çınar Ağacı" devrilmişti. Geçmişte Ahmed Refik (Altınay), Reşad Ekrem Koçu gibi tarihçilerin yaptıkları işi İlber Ortaylı çok daha ileri bir seviyeye taşıdı.

21 Mart 2026 11:18

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha