×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Ahmet Necdet Sezer O Aklı Nasıl Gösterdi?

Türkiye'nin yakın tarihine dönüp baktığımda en çok şaşırdığım edimlerden birisi 28 Şubat gibi hukukun sürekli baskı altında tutulduğu, devletin bütün reflekslerinin aynı istikamete yöneldiği bir dönemde dahi -zaman zaman- "durun" diyebilen seslerin çıkabilmiş olmasıdır. Bugün çok daha demokratik olduğu iddia edilen bir dönemde aynı mesafeyi, aynı hukuk hassasiyetini ve aynı kurumsal freni görmek giderek zorlaşıyor. 28 Şubat'ın gölgesi ülkenin üzerine çökmüş, devletin bütün sinir uçları aynı korkuyla hareket eder hâle gelmişti. Bilirsiniz o günlerde "irtica" salt bir kavram değildi. Tıpkı farklı dönemlerde "komünist", "anarşist" ya da "terörist" kavramlarının gördüğü işlev gibi "irtica" da kişiyi hukukun o korunaklı alanından çıkaran bir damgaya dönüşmüştü. Tam da bu iklim içerisinde Bülent Ecevit hükümeti, kamuoyunda daha sonra "irtica kararnamesi" olarak anılacak düzenlemeyi hazırladı. Devlet memurları arasında "irticai ve bölücü faaliyetlere katılanların" tasfiyesini kolaylaştırmayı amaçlayan bu Kanun Hükmünde Kararname görünüşte devleti koruma amacı taşıyordu. Dikkat çekici olan, 28 Şubat'ın en sert günlerinde bile devlet mekanizması içerisinde hukukun sınırlarını hatırlatan bir refleksin kırıntı düzeyde de olsa var olabilmesidir. Zira o kararname yürürlüğe girseydi hayatı karabasana dönecek olanlar dönemin muhafazakârları, başörtülü öğrencileri, dindar memurları ve "irtica" şüphesiyle fişlenen insanları olacaktı. Hukukun değeri Nisa-35 ayetindeki gibidir. "En yakınlarının aleyhine de olsa adaletten şaşma." Bugün geriye dönüp baktığımda hayatımın en üzücü olaylarını yaşadığım anları aklıma getirmediğimi fark ettim. 28 Şubat gibi hukuk dışılığın sıradanlaştığı bir dönemde dahi devletin içinde hukuku hatırlatan seslerin çıkmış olması artık bana daha enteresan geliyor.

Şule Demirtaş

Kaynak: Karar

10 Haziran 2026 00:01

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Şule Demirtaş

İran'ın Dayanma Gücü

Aradan yıllar geçer, aktörler değişir, krizlerin mahiyeti farklılaşır, fakat kurulan cümle hep aynıdır: " Bu kez İran'ın sonu geldi." Oysa son 45 yılın tarihi dikkatle okunduğunda görülen şey İran'ın çöküşünden ziyade hayatta kalma kapasitesidir. Elbette bu durum İran İslam Cumhuriyeti'nin başarılı bir yönetim modeli ortaya koyduğu anlamına gelmiyor. 1979 Devrimi'nin ardından ortaya çıkan tabloya bakıldığında bu durumun kodları da açığa çıkıyor. Kurumsal yapısı oluşmadan başlayan İran-Irak Savaşı genç cumhuriyetin karşı karşıya kaldığı ilk büyük sınav oldu. Buna rağmen İran varlığını sürdürdü. 2000'li yılların ortalarından itibaren İran'ın hikâyesi yalnızca kendi iç siyasetiyle açıklanabilecek bir hikâye olmaktan çıktı. Tahran, Irak'tan Lübnan'a, Yemen'den Suriye'ye kadar uzanan geniş bir coğrafyada etkisini artırırken Kasım Süleymani gibi isimler de bu yeni dönemin sembolleri hâline geldi. 2009 Yeşil Hareketi'nden Mahsa Amini sonrasında yaşanan gösterilere kadar uzanan süreçte İran toplumunun önemli bir bölümünün mevcut düzenden memnuniyetsizlik duyduğu uzaydan görülecek kadar açıktı. Buna rağmen hoşnutsuzluk ne Trump'ın ne de Netenyahu'nun "rejimi yıkma" çağrılarıyla birleşmedi. Bu yüzden İran'ın hikâyesi bir başarı hikâyesi olarak da okunamaz, yaklaşan bir çöküş hikâyesi olarak da. İran son kırk beş yılda ağır bedeller ödedi ve bu bedellerin önemli bir kısmını hâlâ ödemeye devam ediyor. İran aynı zamanda Hürmüz Boğazı'ndan Irak'a, Körfez'den enerji piyasalarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada maliyet üretebilme kapasitesine sahip. İran'ın dayanıklılığı ile haklılığı aynı şey değildir.

19 Haziran 2026 00:01

Şule Demirtaş

Ak Parti'yi Post-erdoğan Döneminde Ne Bekliyor?

Kimileri Cumhurbaşkanı ile devlet mekanizması arasındaki koordinasyonu güçlendirecek yeni aktörlerden söz ediyor, kimileri gelecekte partiyi taşıyabilecek isimler üzerinde duruyor, kimileri ise önümüzdeki seçimlerin takvimi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yeniden adaylığına ilişkin hukuki zemini tartışıyor. Fakat bütün bu tartışmaların içinde eksik kalan önemli bir soru var. Zira bu iki soru aynı kapıya çıkmaz. Çünkü sorulması gereken soru Erdoğan'ın bugün şahsında topladığı güvenin hangi dayanaklarla sürdürüleceğidir. Geriye dönüp bakıldığında ANAP'ın çözülüşü çoğu zaman Turgut Özal sonrasında yeni bir Özal çıkarılamamasıyla açıklanır. ANAP, merkez sağın farklı damarlarını aynı çatı altında toplayabilen güçlü bir siyasi hareketti. Bu farklı unsurlar büyük ölçüde Özal'ın siyasi ağırlığı etrafında dengeleniyordu. Özal Çankaya'ya çıktığında görünmeyen soru ortaya çıktı. Daha bunun gibi pek çok soru duruyor zihinlerde. Hukuk alanında ortaya çıkan her sorun, kurumlara duyulan güvenin zayıflaması ve siyasî rekabet etrafında oluşan her tartışma asıl yarının meselesidir. Fakat bunun uzun vadeli sonucu çoğu zaman kuralların yerini "aktörlerin" almasıdır. Erdoğan sonrası dönemin belirleyici sorusu, yerine gelecek kişinin devralacağı siyasî mirasın niteliği... AK Parti'nin önündeki sınav da burada duruyor.

17 Haziran 2026 00:01

Şule Demirtaş

Sezer Tartışmasının Ötesinde

Ahmet Necdet Sezer'in 2000 yılında hükümete iade ettiği kararname üzerine kaleme aldığım yazının ardından ortaya çıkan tartışmaları takip ettim. Dikkatimi çeken ilk husus, meselenin çok kısa sürede Ahmet Necdet Sezer'in şahsiyetine, dünya görüşüne ve geçmişteki siyasi pozisyonlarına sıkıştırılması oldu. Oysa yazının merkezinde hiçbir zaman kendisi yer almıyordu. Düzenlemenin konusu itibarıyla Kanun Hükmünde Kararname ile yapılması anayasal açıdan sorunluydu. Düşünüyorum çünkü hukuk devletinin kıymeti, yöneticilerin hangi toplumsal kesime sempati duyup duymadığı baz alınarak ölçülmez. Bazen irtica, bazen bölücülük, bazen devlet güvenliği, bazen darbecilik, bazen başka bir tehdit başlık... Mesel 90'ların sonunda devletin öncelikli tehdidi irtica olarak tanımlanıyordu. Bu itirazları dile getirenler çoğu zaman "darbecileri savunmakla" itham edildi. Yıllar sonra aynı dosyaların önemli kısmının hukuk tarihine ibretlik örnekler arasında anılması ise beklenen muhasebeyi doğurmadı. Böylece hukuk devletinin en temel sorularından biri olan "kim neyi, hangi delille yaptı?" sorusu çoğu zaman geri planda kaldı... Anayasa'nın 2'nci maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesi, 13'üncü maddede güvence altına alınan temel hak ve özgürlük rejimi ve 38'inci maddede düzenlenen kanunilik ilkesi bu ortak kaygının ürünüdür. Zaten tarihimizde ağır hak ihlalleri "aleni bir kötülük" iddiasıyla ortaya çıkmadı ki. Anayasal sistemlerin önemi de tam bu noktada ortaya çıkar. Dönemler değişir, aktörler değişir, sloganlar değişir, tehdit cümleleri değişir.

12 Haziran 2026 00:01

Şule Demirtaş

Yolun Sonunu Göremeyen Türkiye Gençliği

Yönetmen John Hillcoat'un, Cormac McCarthy'nin Pulitzer ödüllü romanından sinemaya uyarladığı The Road (2009), apokaliptik zamanları anlatan sayısız filmden birisi gibidir. Yolun sonunda kendilerini neyin beklediğini de bilmezler. Küllerin arasından geçen baba ile oğulun taşıdığı yük "açlık" kadar, "belirsizliğin" ağırlığıdır. Buna rağmen hayatın görünür bir istikameti vardı. Bugün ise gençlerin karşı karşıya olduğu mesele yolun zorluğunu çoktan geride bıraktı. Bugün yaşanan zorluk yolun sisler içinde kaybolmuş olmasıdır. Büyükleri dinliyorum ve şunu hissediyorum: Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde gençler gelecek hakkında bu kadar çok şey duyup gelecek hakkında bu kadar az malumata sahip olmadı. Fakat bütün bu gürültünün altında başka bir duygu var. Aynı kiraları ödeyen, aynı mülakatlarda bekleyen, aynı güvencesizlik hissiyle yaşayan muhafazakâr ve seküler gençlerin öfkesi çoğu zaman birbirlerine yönelmiyor. Ben ve neslimi düşünüyorum, öyle şeyler yaşadık ki hayatın adil olduğuna inanmamız gerekmediğini fark etmiştik bir süre sonra. Hayatın belirli bir mantığa sahip olduğuna inanmamız bize iyi gelmişti. Meselenin sonuna yaklaşırken The Road'un sonunda baba ile oğulun yürüyüşü devam eder. Gençler çoktan yüksek maaşlar, büyük evler veya daha konforlu hayatlar istemeyi bıraktı. Bizim için en büyük tehlike yolun sonunu görememek. Ondan daha da vahimi yolun sonunda gerçekten bir şey bulunduğuna dair inancın kaybolmuş olması.

05 Haziran 2026 00:01

Şule Demirtaş

İnandığımız Hikâyelerin Enkazı

Hakikate yaklaşmanın bir bedeli vardır. Oysa ipucu güncel siyasetin çok ötesinde bir yerde saklı. Ülkede uzun yıllar boyunca eğitimli olmanın daha erdemli, kentli olmanın daha bilinçli, belirli hayat tarzlarının daha ilerici olduğu yönünde taşınan kabuller zamanla görünmez bir duvara dönüştü. Bu kabuller öylesine içselleştirildi ki, birçok kişi kendisini hikâyenin taraflarından biri olarak değil, hikâyeyi dışarıdan izleyen tarafsız gözlemci olarak görmeye başladı. Sarsıcı olan da tam burada ortaya çıktı. Yıllarca dışarıdan baktıklarını düşündükleri hikâyenin aslında tam merkezinde durduklarını fark etmeleriydi. Çünkü tarih, geçmişin kaydı olmanın ötesinde, kolektif hafızanın da kurucu unsurlarından biridir. Yerleşik bir anlatı sorgulandığında ortaya çıkan huzursuzluğun sebebi de budur. Bir düşüncenin etrafında geçirilen uzun yıllar onu sıradan bir kanaat olmaktan çıkarır. Tartışmaların merkezinde fikirler görünür; masada duran ise çoğu zaman hayatın kendisidir. Mohsen Mahmalbaf'ın Bisikletçi filmindeki Nasim'i hatırlayalım. Başlangıçta açık ve somut bir amaç vardır. Seyirciler değişir, zaman değişir, şartlar değişir; Nasim aynı dairenin içinde dönmeye devam eder.

03 Haziran 2026 00:01

Şule Demirtaş

Ülkenin Efkârına Gelip Çatan Bir Bayram...

Mezarlıklarda daha ağır, eski, insanın iç dünyasına ağır ağır çöken başka his dolaşır. İnsan gerçekliğiyle yüzleşmeyi sevmez. Çünkü mezarlık, hayatın aslında kimse için durmadığını gösterir insana. "Yemeden olmaz. Acıkan yerin ayrı, acıyan yerin ayrı…" Doğru ya hayat devam edecektir. Çünkü insan -içten içe- kendi acısının dünyayı durduracak kadar büyük olduğuna inanmak ister. "Sonra ararım" geçiştirmeleri... Şimdi düşününce bu hissedişlerin ne büyük nefis terbiyeleri taşıdığını anlıyor insan. Çünkü ölüm fikri, insanın içindeki hoyratlığı törpülüyor, kendini "mutlak" sanan tarafını kırıyor, dünyayı yalnızca kendi çıkarı etrafında okuma alışkanlığını sarsıyor. Halbuki insan bazen ölümü ciddi şekilde düşünmeli. Tasavvufta buna "Rabıta-i Mevt" denir. Çünkü insan gerçekten öleceğini hissettiğinde her arzusu aynı şiddette devam edemez. Belki de bu yüzden Karamazov Kardeşler'de İlyuşa'nın cenaze sahnesi insanın içine böylesine ağır çöker. Dostoyevski romanda çocuk yaşta ölen birinin mezarı başında toplanan o küçük kalabalıkta yalnızca ölümü anlatmaz; ölüm karşısında insan ruhunun nasıl çıplaklaştığını gösterir. Alyoşa'nın çocuklara söylediği o unutulmaz hakikat de burada anlamını bulur: "Hayatta güzel, kutsal bir hatıradan daha güçlü hiçbir şey yoktur. Hele çocukluktan kalan iyi bir hatıra, insanı ömür boyu kurtarabilir." Mezarlığın başında kurulan bu cümle, ölümün insana verdiği terbiyenin de derin bir itirafıdır.

27 Mayıs 2026 00:01

Şule Demirtaş

Dağılmadan Kalmanın Ülkesi

Sosyal medya bunu daha da ağırlaştırdı. Oysa hakiki düşünce insanı biraz yalnızlaştırır. Zira düşünce insanın ezberlerini bozar, kendi mahallesinin körlüğünü göstermeye başlar. Daha çok ait olduğu çevrenin duygularını sofistike cümlelerle yeniden üreten insanlar çoğalıyor. Türkiye ise uzun zamandır insanlarına düşünmeyi değil, dağılmadan kalmayı öğretiyor; hem de her yerde, her alanda.

22 Mayıs 2026 00:01

Şule Demirtaş

Medeniyet İddiasından Davranış Polisliğine

Büyük meselelerle sahici biçimde yüzleşemeyen toplumların ortak bir refleksi vardır: Çözemedikleri krizlerin yerine daha kolay denetlenebilir alanları koymaları. Hayat pahalılığı milyonların gündelik yaşamını felç ederken kadın kahkahasının tartışılması, gençler başka ülkelere kapağı atmanın yollarını ararken kız çocuklarının nasıl oturacağının konuşulması, üniversiteler ağır nitelik kaybı yaşarken kadın sesinin tonuna dair vaazlar verilmesi bu sebeple tesadüf sayılmaz. Kadın davranışlarını denetlemek ise çok daha düşük maliyetli bir güç gösterisidir. Toplumsal özgüvenin zayıfladığı dönemlerde kadın bedeni, kadın sesi ve kadın görünürlüğü bir tür "son kontrol alanı"na dönüşür. Bir dönem başörtülü kadınların kamusal hayata katılması için verilen mücadelelerin içinden bugün yeniden "kadın evde oturmalı" tonlarının yükselmesi üzerinde ciddi biçimde durulmalı. Fakat bugün aynı çevrelerin içinden yükselen ve ülke liderinden aman dilenen o sesler, kadınları yeniden "makbul din anlayışı" çerçevesinde tanımlamaya çalışıyor. Bilişim sektöründe kadın oranı dünyanın birçok yerinde hızla yükseliyor. Dünya böylesine dönüşürken hâlâ temel meselesi "kadın nasıl oturmalı" sorusu olan bir zihniyet, aslında çağın gerisinde kalmış bir ahlak anlayışından çok daha fazlasını ele veriyor: Büyük bir zihinsel güvensizliği. Böylece ahlak, insanın iç dünyasını olgunlaştıran bir değer olmaktan çıkar, gündelik hayatı hizaya sokmaya çalışan ucuz bir yönetim aracına dönüşür. Endülüs'te kadın şairler vardı. Osmanlı'da vakıf kuran kadınlar şehir ekonomisini etkiliyordu. Bugün hayranlıkla bakılan medeniyet mirasının içinde kadın emeği, kadın aklı ve kadın katkısı bulunuyor. Buna rağmen modern çağın bazı muhafazakâr çevrelerinin dini neredeyse yalnızca kadın davranışı etrafında konuşması, ciddi bir düşünsel gerilemenin de izlerine sahip.

20 Mayıs 2026 00:01

Şule Demirtaş

Muhafazakârlığın Yeni Aristokrasisi

Makbul Başörtülünün Hudutları" başlıklı yazımın ardından çok sayıda mesaj aldım. İlginç olan şu ki insanların önemli bir kısmı yazının anlattığım meseleyi konuşmak yerine doğrudan "mahalle" meselesine takıldı. Çünkü bugün muhafazakâr çevrelerde en hassas alanlardan biri tam da burası. İnsan kendi mahallesinin içindeki dönüşümü konuştuğunda, birçok kişi bunu doğrudan ihanet ya da küçümseme gibi okumaya hazır bekliyor. Oysa son yıllarda muhafazakâr dünyanın içinde büyüyen yeni sınıfsal gerilimleri görmemek artık mümkün değil. Aynı dili konuşan, aynı geçmişten gelen insanlar arasında bile görünmez mesafeler oluşmuş. Kimin daha "nitelikli", daha "şehirli", daha "incelmiş", daha "makbul" sayıldığına dair yeni bir hiyerarşi sessizce kuruluyor. Türkiye'de muhafazakârlık uzun yıllar boyunca yalnız bir inanç biçimini değil, aynı zamanda merkez tarafından eksik görülmenin ortak hafızasını taşıyordu. Cumhuriyet'in erken dönemlerinden itibaren modernleşmenin dili büyük ölçüde belirli bir kültürel tipe yaslandığı için Anadolu'nun dindar, taşralı, alt ve orta sınıf muhafazakâr kesimleri kendilerini çoğu zaman toplumsal hayatın kıyısında hissetti. Aksanlarıyla alay edilen, kıyafetleri üzerinden sınıflandırılan, görgüsüz sayılan, kültürel olarak yetersiz görülen geniş bir toplumsal kesim vardı. Bu nedenle muhafazakâr mahalle uzun yıllar boyunca yalnız aynı dünya görüşünü paylaşan insanların değil, aynı aşağılanma deneyiminden geçen insanların da birbirine sığındığı bir alan hâline geldi. Başörtüsü, imam hatip, Anadolu şivesi ya da muhafazakâr aile yapısı yalnız kimlik unsuru taşımıyordu; aynı zamanda merkezin dışında bırakılmış olmanın da işareti sayılıyordu. Bu yüzden muhafazakâr dayanışmanın içinde sınıfsal farklardan daha güçlü bir aidiyet duygusu vardı. İnsanlar birbirlerini hangi restorana gittiklerine, hangi kahveyi içtiklerine ya da çocuklarını hangi özel okula gönderdiklerine göre tanımıyordu. Aynı mesafeye maruz kalmış olmanın verdiği sessiz bir yakınlık vardı. Fakat son yirmi yılda Türkiye'nin geçirdiği ekonomik ve kültürel dönüşüm muhafazakâr mahalleyi de kökten değiştirdi. Anadolu sermayesinin büyümesi, yeni muhafazakâr orta sınıfların oluşması, özel üniversiteler, lüks siteler, uluslararası eğitim ağları ve sosyal medyanın görünürlük ekonomisiyle birlikte muhafazakârlık yalnız bir kimlik alanı olmaktan çıktı; aynı zamanda yeni bir statü alanına dönüştü. Bir zamanlar merkezin kültürel tahakkümüne itiraz eden mahalle, bugün kendi merkezini kurdu hem de ne kurmak. Üstelik bu yeni ayrım yalnız ekonomik bir farklılaşma üretmiyor. Aynı zamanda yeni bir kültürel seçkinlik dili de kuruyor. Eskiden aynı başörtüsü birçok kadın için ortak bir hafızaya işaret ederken bugün "doğru" başörtüsü, "doğru" muhafazakârlık, "doğru" estetik ve "doğru" hayat tarzı tarifleri dolaşıyor. Başörtüsü bazı çevrelerde bir inanç göstergesi kadar bir sınıf göstergesine de dönüşüyor. Kumaşından markasına, bağlanış biçiminden sosyal medya estetiğine kadar her şey görünmez bir statü dilinin parçası hâline geliyor. Daha çarpıcı olan ise yıllarca kültürel küçümsenmeden şikâyet eden muhafazakâr çevrelerin bugün aynı küçümseme biçimini kendi içlerinde yeniden üretmeye başlaması. Yalnız yön değişiyor. Eskiden seküler elitlerin süzdüğü insanlar vardı; bugün muhafazakâr elitlerin süzdüğü insanlar var. "Kaba", "varoş", "görgüsüz", "taşralı", "niteliksiz" gibi ifadeler artık başka bir ağızdan dolaşıyor. Bir dönem kendisine yöneltilen dili bugün başkalarına uygulayan yeni bir muhafazakâr seçkinlik oluşmadı diyen yalan söyler. Bu dönüşüm en çok estetik alanda görünür hâle geliyor. Çünkü yeni muhafazakâr sınıf yalnız zenginleşmek istemiyor; aynı zamanda incelmiş görünmek istiyor. Kahve tercihlerinden ev dekorasyonuna, çocuklara verilen isimlerden sosyal medya fotoğraflarına kadar her şey kültürel sermaye gösterisinin mahsülü. Evlenirken en gösterişlisi, nişanlanırken neon lambalar eşliğinde kahvenin en tuzlusu. Dindarlığımız estetik filtrelerden geçirilerek kabul görüyor. "Makbul muhafazakâr" artık yalnız inanan insanı tarif etmiyor; aynı zamanda doğru mekânlarda bulunan, doğru cümleleri kuran, doğru markaları taşıyan, mümkünse birkaç yabancı kelimeyle konuşabilen bir profildir. Bir eşarba 10 kitap parası verebilir, yeter ki kip dursun. Buradaki trajedi yalnız sınıfsal dönüşümden ibaret değil elbette. Asıl mesele geçmişin hafızasının hızla unutulması. Yoksulluk artık romantize edilmiyor fakat görünmesi de istenmiyor. Alt sınıf muhafazakârlar yalnız ekonomik olarak değil, estetik olarak da dışarıda kaldı. Televizyon ekranlarında, sosyal medya çevrelerinde ve yeni muhafazakâr elitin kurduğu kültürel alanda "iyi muhafazakâr" tanımı artık daha seçkinci. Pierre Bourdieu yıllar önce sınıfların yalnız parayla değil, zevkler üzerinden de birbirinden ayrıldığını anlatıyordu. Türkiye'de muhafazakâr mahalle tam da böyle bir değişim yaşadı. Oturduğunuz ev, storileriniz çoktan toplumsal hiyerarşi kurdu.

15 Mayıs 2026 00:01

Şule Demirtaş

Bitmeyen Kültür Sanat Kabileciliğimiz

İnsan bir romanı, şiiri ya da senfoniyi estetik kudretiyle değil de yazarıyla aynı politik hatta durup durmadığına göre değerlendirmeye başladığında sanat eserini insan ruhunun karmaşık derinliklerinden çıkararak ideolojik saplantı hanesine yazıyor. Bugün birçok insanın kültürle ilişkisi sanat eserinin kendisine ne söylediğinden ziyade sanatçının hangi mahalleye ait olduğu üzerinden kuruluyor. Büyük sanatçıların, düşünürlerin ve romancıların hayatlarına yaklaştıkça çoğu zaman büyük eserlerle büyük kusurların yan yana yürüdüğü görülür. Üstelik bu durum yalnız Batı kültürüne özgü bir mesele de sayılmaz. Doğu edebiyatı da büyük ölçüde çelişkilerin içinden doğdu. Tolstoy'un ahlak anlayışıyla özel hayatı arasındaki gerilim, Céline'in karanlık politik diliyle roman kudreti arasındaki çatışma, Ezra Pound'un faşizme yakınlığıyla şiir tarihindeki etkisi aynı insanlık problemine işaret ediyor. Büyük sanat çoğu zaman kusursuz karakterlerden neşet etmiyor, insan ruhunun çatlaklarından çıkıyor. Bedřich Smetana'nın Çek milliyetçiliği "Má vlast"ın içindeki büyük duygusal coğrafyayı ortadan kaldırmıyor. İnsanlığın ortak kültürü yalnız "bizim gibi düşünenlerin" ürettiği eserlerden oluşmuyor. Kemal Tahir'i yalnız politik pozisyonu üzerinden okumaya kalktığınızda Türk romanının en büyük zihinsel hamlelerinden birini ıskalarsınız. Büyük romanlar, büyük senfoniler, büyük filmler yalnız kendi mahallesine seslenen propaganda metinleri olsaydı asırlar boyunca yaşayamazlardı. Kendi mahallesinin alkış memuru gibi davranan insan kültür taşımaz.

13 Mayıs 2026 00:01

Şule Demirtaş

Makbul Başörtülünün Hudutları

Türkiye'de muhafazakâr kadın uzun yıllar boyunca toplumsal hayatın en sert tartışmalarının ortasına yerleştirildi. Hukuksuzluğu yazıyorsunuz "muhalif görünmeye çalışan başörtülü" oluyorsunuz. Kültürel tahakkümü eleştiriyorsunuz "sekülerlere yaranmaya çalışan muhafazakâr" sayılıyorsunuz. Kendi çevrenize dönüp soru sorduğunuz anda bu kez "kendini farklı sanan entelektüel" oluveriyorsunuz. "Yaranıyor", "kendini özel sanıyor", "birilerine göz kırpıyor" gibi laflar fütursuzca ortaya çıkıyor. Bir erkek aynı eleştiriyi yaptığında ona "yazar", "düşünür", "eleştirmen" deniyorsa kadın yaptığında karakter çözümlemeleri başlıyor. Bir süre sonra insan şunu fark ediyor: İnsanlar sizi -yeniden- tanıdıkları yere yerleştirmeye çalışıyor. Çünkü onlar için halen daha kendi mahallesinin dışına taşmadan konuşan muhafazakâr kadın güven veriyor. Burada benim için dikkat çekici olan, bu dışlama biçiminin iktidarın son yıllarda öne çıkardığı yeni muhafazakâr genç kadın profilinde tam bir karşılığının olmaması. Çünkü bugün teşvik edilen muhafazakâr kadın şehirli olabilir, yabancı dil bilebilir, iyi eğitim alabilir, sosyal medyada görünür olabilir, kültürel üretime katılabilir. Görüyoruz ki bir dönem "başörtülü kadınların özgürlüğü" için yürütülen mücadele, bugün yerini "seçilmiş başörtülünün özgürlüğü" anlayışına sıkıştırmıştır. Bunun ispatı da muktediri savunduğunda "bilinçli kadın" aynı iktidarı eleştirdiğinde "manipüle edilmiş kadın" sayılmanızda yatıyor.

08 Mayıs 2026 00:01

Şule Demirtaş

Reklama Duyarlıyız, Gerçeğe İse Kayıtsız

Kadim bir beyaz eşya firmasının Anneler Günü reklamı etrafında yükselen itirazlar, ilk bakışta kültürel bir hassasiyetin ifadesi gibi okunabilir. Sahip olduğu hayvanla kurulan ilişkinin "annelik" gibi bir kavramla yan yana gelmesine yönelen tepki, sanki geleneğin içinden doğan doğal bir refleksmiş gibi sunuluyor. "Ebu Hureyre" ismi burada ölçü vazifesi görür. Asıl adı Abdurrahman b. Sahr olan bir sahabenin, yanında taşıdığı küçük bir kediyle kurduğu yakınlık nedeniyle "küçük kedi babası" anlamına gelen künyeyle anılması, üstelik bu ismin zamanla onun asli kimliğinin önüne geçecek kadar yerleşmesi, merhametin nasıl kavrandığının bizler için delilidir. Bu durum, İslam ahlâkının şefkati yalnızca insanla sınırlayan dar bir çerçeveye sahip olmadığını, aksine onu canlılar âlemiyle kurulan ilişki üzerinden genişleten bir bakış sunduğunu da ortaya koyar. Ancak bu eleştiri hattı -dikkatle bakıldığında- meselenin kendisinden çok bir ikame üretme çabası, beyhude ve gerçek dışı. "Anneliğin değeri" gerçekten merkeze alınsaydı, bu değerin en çok sınandığı sahnelerde aynı yoğunlukta bir dikkat beklenirdi. Oysa manzara farklı, görünür olan başka, başa gelen ise bambaşka. Bu meseleler, anlık öfke patlamalarıyla, semboller üzerinden yürütülen tartışmalarla ya da kırılgan hassasiyetlerin gürültüsüyle ele alınabilecek türden meseleler değil. Bu gerçekliği temsiller üzerinden yürütülen basit manipülasyonların içine saklamakla zinhar sorun çözülmez.

06 Mayıs 2026 00:01

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha